Bülent Üstün'le Kötü Kedi, Mongollar ve Punk Mevzuları Vol. 2
Stüdyo İmgeOrtadoğu ve Balkanların en belalı kedisi Şero'nun çizeri, 'eski punkçu'lardan, kronik ergen Bülent Üstün'le, nam-ı diğer Büstün'le yaptığımız söyleşinin ilk bölümü için
tıklayın... İkinci ve son bölümü için de gözünüzü ufak ufak aşağı doğru kaydırın...
Yazı: Göksan GÖKTAŞ
O çelişkiyi açalım istersen... Senin İmamhatip Lisesi geçmişin var? Bir yanda da punk var çizerlik var... İmamhatip lisesinde okuyorsun.. Gidip Tebareke'yi ezberliyorsun. Akşam gelip balkonda Sex Pistols dinliyorsun... Sonra sen de bir punk grubu kuruyorsun... Bir de direkt Türkçe yapmaya çalışıyorsun... İngilizce punk değil versiyonlama, bize uyarlama tribine giriyorsun... Bizim Testis'ten önce aslında mahalle arkadaşlarıyla kurduğumuz grup vardı. Mahalleyle ilgili şarkılar yapıyorduk... Bakkalın önünde oturuyoruz...Yaptığımız şarkıda bu: 'Cemil abi geliyor eve gidiyor' falan gibi... Mahallenin günlüğünü tutan şarkılar söylüyorduk. Sonra Testis'i kurduk...
O sırada İmam Hatip Lisesi devam ediyor mu? Tabi devam ediyor. Suat var hem mahalle hem okul arkadaşım. Vokalist Suat. Pazariçi'nde düğün salonundan emekli olmuş bir adamın gitarını satın aldık ona. Ben de gidip bir bas gitar aldım. Böyle takılıyoruz devamlı.
Çizgi, çizerlik ne alemde peki? Çizgi hep var ama çizgide hala bir durum yok. Etrafta çok virtüöz çizer var sen amatörsün o yüzden güvenemiyorsun da... Aslında o punk ruhunun rahatlığı çizgiye sıçradığı için çizer olmam daha da kolaylaştı. Yani 'onlar çok güzel çiziyor ama ben de böyle çizmeme rağmen bu benim' özgüveniyle çizgimi öne sürdüm. O güveni punk duygusu getirdi. Mongollar'la aslında o döneme teşekkür ediyorum. Bir selam gönderiyorum.
Hemen buradan Testis' e geri dönsek. Ne zaman kuruldu Testis? Testis aslında köprü altı dönemine denk geliyor. Köprü zaten özünde bütün marjinal akımların odaklandığı bir yerdi. Köprü altında bir elektrik var orada takılabiliyoruz. Palyaço kıyafetleriyle takılıp dışlanmadığımız bir yer. Aslında tam istediğimiz bir yer. Bıyıklı abilerin, turuncu mohikan kafalı arkadaşların tavla oynayabildiği bir yer. Zaten ütopyamız da bu. Aha işte diyorsun ben bunu istiyorum zaten, hep burada yaşayayım.
Tam 'hayat bayram olsa' durumu yani... Peki ne kadar gerçekti o ortam? Bazı sakatlıklar da yok muydu? Tabii ya... O kaynaşmayı görünce biraz umutlanıyorsun. Ama yine de tehlikeli bir hayat tabii, bir yandan da çok riskli. Sokakta bıçaklananlar var. Bizim Testis bu zamana kadar beraber çaldığımız, şu an yaşamayan çocuklar var... Eroinden, alkol komasından ya da sokaklarda bir bir yerde bıçaklanarak hayatını kaybetmiş adamlar olduğu için sen de kıllanıyorsun. Sokaklarda o halde, punk vaziyetinde gezmek sakat olduğu icin stüdyolara gidiyorsun. Gizli, sota mekanların oluyor. Tam underground, gizli bir yaşam. Ama bir günahkarlık duygusu da var. Önce aileye başkaldırmışsın, sonra mahalledeki arkadaşlarından kopmuşsun. Daha sonra bütün topluma ters düşmüşsün. Bir de bütün bunlar çok ağır çelişkiler. Gece olup da yatakta düşünüp iki sayfa tebarekeyi ezberlemişsin, bir de kafanda Exploited'ın şarkıları var. Bunların iki uç olduğunu hissediyorsun...
Bu kafa karışıklığı Testis'in şarkı sözlerine nasıl yansıyordu peki? İlk dönem sözler tamamen bizim yarattığımız sözler değil ama etrafta dolaşan, saklambaç oynarken sayıkladığımız tekerlemeleri şarkı yapıyoruz... 'Allah rahmet eylesin/G.tü sakız çiğnesin', 'Enene menene/Koyayım nenene' gibi... Çıkıp da şurada bir şeyler söyleyeyimden çok uzaktasın zaten.
Punk'ın doğasında 'koca kafalı' bir ciddiyet halinden bir uzaklık var sanki. Bu yönüyle mizaha da yakın duruyor.... Punk bir yandan çocuksu bir şey zaten. Çocukluk duygusu var... 'Virtüyöziteden kaç, içinden ne geliyorsa onu yap' diyor... Bunu o zamanlar farketmiyorsun ama şimdiki kafamızla bakıp araya girersek bir isyan duygusunun ifadesi bir anlamda... Yoğun bir enerji var ve bu enerjinin karşılığı yok o zaman. Tarkan bile yoktu yani. TRT'de 'yabancı müzik' programları vardı. Madonna'yı, Maykıl Ceksın'ı falan görüyorduk en fazla. Rahatlıyorduk ama yine de. Sonra 'break dans' olayları falan başladı. Oralara da takıldık. İyi geldi. Enerji akacak bir yerler buldu. Ama şuna sevineyim mi üzülüleyim mi bilmiyorum; o dönem şimdiki gibi 'dup dup' tekno alt yapılı Türk Pop müziği yoktu. O zamanlar olsaydı biz de o zaman başlı başına bir tür olan 'yabancı müzik' dinlemeseydik de kendimizi onla ifade etmeye çalışsaydık o zaman isyan duygumuzu yitirecektik. Sadece 'şıkıdım, şıkıdım' oynamak, eğlenmek falan gibi triplere girecektik. Şimdiki pop müzik bir sürü genci mongollaştırıyor bence...
Yeri gelmişken tekrar sizin Mongollar'a dönelim istersen. Mongollar'da inceden 'Türkiye'de nasıl punkçu olunur, hatta olunur mu' eleştirisi de var sanki.... Mongollar zaten bizim 'punkçuluk' macerazımızın da bir eleştirisi. Ben bunu da eleştiriyorum. Eninde sonunda mizahçı olmuşsun ya artık...
Punk'ı değil ama punk triplerini 'bizim eller'de yaşamanın komik olduğunun altını çiziyorsun... Bu çelişki komik zaten. Bunu anlatıyorum. İngiliz punk tripleriyle Taksim'de, Bayrampaşa'da turlamanın en azından biraz komik olduğunun altını çiziyorum. Mesela bazı internet sitelerinde falan 'Bülent Üstün İmam Hatipliymiş, bize söylemiyor' falan gibi şeyler yazılıp, çiziliyor. Halbuki ben bunu hemen anlatıyorum herkese. Ben böyle derin çelişkilerden geliyorum. Bu çelişkide komik, çok tezat bir şey var. Eninde sonunda çizerlik de zaten bu çelişkilerle oynamak. İkisini bir türlü kaynaştıramıyorsun. Ama bu iki uçtan bahsederek 'burada tuhaf şeyler oluyor' diye bir gerçekçilikle bunu anlatıyorsun..
Kötü Kedi Şerafettin de punk bir karakter aslında... Şiddeti, sevgiyi, acıyı zirvede yaşayan 'aşırı duygusal', dışavurumcu bir arkadaş... Ben Şero'yu çizerken asla bu kadar popüler olacağını falan düşünmüyordum. Şero'yu zaten Fransa'da, Amerika'da falan çizsen gerçekten 'underground' kalır. Herkes okumaz onu alıp. Ama burada bu kadar popüler olmasına ben dahil herkes şaşırdı. Bu kadar sert ve punk bir karakter... Durmadan küfreden... Tam bir anarko... Bu nasıl popüler oldu dedik. Meğersem memleket de underground'muş onu gördük...
Psikolog, psikiyatrist falan değiliz ama iki dakkada şöyle bi tespit patlatacak olursak herkes Şero kadar dışavurumcu olmayı istiyor demek ki... Tabi.. Patlama arzusu, bir delilik hali.... Sokaklarda bu hakim. Herkesin özünde bir ilkel adam var. Herkesin özünde bir Neandertal var yani. Uygarlık bir yanılsama. Ama uygarca, kıç kıça yaşamak adına o adamı yok saymaya çalışıyoruz, bastırıyoruz. Bir arada yaşamak için birbirimize öfkelensek bile, bana omuz atan adamı öldürmek istesem bile onu öldüremem yani. Öldürmek istediğimi söylesem bile 'sen ilkel misin lümpen misin, kılsın, yünsün' falan diyorlar. Ama bu eleştiriyi yapan adamın içinde de bu var. Aman, tabi herkese alın silahı birbirinizi vurun falan demiyoruz... Sadece bu Neandertal'i reddetme! Ama şöyle bir illüzyonu da var tabi Şero'nun. Onun bu kadar okunmasının sebebi; o bir kedi. Bir soyutlama var. Eğer psikopat bir adamı çizseydim durum böyle olmazdı. Kedilerin uygarlaşma gibi bir dertleri yoktur. Özür dilerim ama herif Mart ayı gelince tuttuğunu s..er yani. Kafalarına göre doğururlar sonra. Ben küçükken kedilerin o rahat ilişkisine bakıp hep özeniyordum. Sonra insan ilişkilerinin ne kadar setlerle dolu olduğunu gördüm. Bin bir dereden su getirerek sekse ulaşıyorsun yani...
Punk da biraz hayatın, insan ilişkilerinin engellerine takılmamak için bir savunma mekanizması aslında. Silahtan öte bir kalkan... Saçlar bile savaşçı modeli. Mohikan... Seni kalıba sokan toplumsal değerlerin girdabında kaybolmamak için geliştirdiğin bir 'S...'den aşşa Kasımpaşa' hali... O Kasımpaşa senin en doğal halin aslında. Neandertal adam o işte. Savunma mekanizması diyorsun ya, bir anlamda doğru... Ama işin başka boyutu da var. Çocukluk ve ergenlik aslında çok keskin bir nokta. Ergenlik etrafını çevreleyen herkes tarafından sadece çocuksun diye sebepsiz sevilmenin bitmeye başladığı dönem. Çocukluk rüyasından uyandığın, bitişlerin başladığı bir hayal kırıklığı dönemi. Aslında hayatın hiç de çocukluk gibi olmadığını anladığın bir dönem. Ve aslında savunma mekanizması dediğin o şiddet durumunun sokakta sana karşı yapılmaya başlandığını görüyorsun. Eğer sen şiddet taraftarıysan sana şiddet uygulandığı için şiddet taraftarı oluyorsun. Buralarda yaşamanın koşulunun bu olduğunu anlıyorsun ve 'onlar öyleyse ben de öyle olmak zorundayım' diyorsun. Ama sen hiç öyle olmayabilirsin bu arada. Şiddetten hoşlanan bir karakter yapısına sahip olmayabilirsin. .. Ben de öyle değilim. Ne olursa olsun, müzikle, çizimle uğraşmak sonuçta bir duyarlılık, incelik, sanatçı ruhu gerektiriyor... Sanatçı bir ruh da aslında sert bir ruh değil. Daha duyarlı bir ruh...
Ama hafiften iyi huylu arızaları olan, 'kronik ergen' bir ruh galiba o ruh... Öyle olmak zorunda. Ben hayatım boyunca çizmeye devam edebilirsem beş tane kuşağı değiştiriyorum. 'Abi ben 25 yaşındayım hayata atıldım artık... Hala onları mı okuyorsun' diye okuduğu şeye de muhalefet eden adam var. Ama ben orada hala sabitim. Sekiz yaşında bir okur beni okumuya başlıyor. Beni ben onu büyütüyorum. O 20 yaşına geliyor. Ama alttan yine sekiz yaşındaki okur geliyor. Eskisi beni terkediyor yenisi geliyor. Benim bu kadar kuşağı değiştirebilmek için devamlı ergen kalmam lazım. Eğer ben 30 yaş bunalımlarımı anlatmaya başlarsam çizgilerimde zaten o kuşakları karşılayalam. Kendi okurumla birlikte ölürüm. 'Hala bunlarla mı uğraşıyorum' lan diye. Bırakırım bu işi. Gerçekten bir ergen ruhunun sabitliği var. Ergen ruhu çok bunalımlı olsa da çok sevdiğim bir hal. Hayatla devamlı savaş halinde olmaktan hoşlanıyorsun. Kendinle, hayatla tam olarak barışmak istemiyorsun. Barışık olma hali ölüme benziyor...