'LA HAINE' bir film olarak görüntüleri ve konusuyla nasıl iyi ve önemli bir filmse, müzikleriyle de o derece ilgiye değer bir film.
Suat BilgiLA HAINE
"jusqu'ici tout ba bien..."
yönetmen: mathieu kassovitz
senaryo: mathieu kassovitz
görüntü yönetmeni: pierre aim
oyuncular: vincent cassel, hubert kounde, said taghmaoui, karim belkhadra, edouard montoute, françois levantal
En azından orada yaşamayanlar için, büyük bir korku ve endişe kaynağı haline gelen Brixton, seksenli yılların başlarındaki karışıklıklar sonrasında, çeşitli ırklardan pekçok insanın birarada yaşadığı ve tarih öncesinden kalma bir polis kuvvetinin baskısı altında bulunan patlamaya hazır bir yanardağ gibiydi. Akademinin çatısında nişancılar, mayın döşeli Stockwell sokağı, metroda pasaport kontrolü yapan milisler...
Tartışmalı Fransız filmi La Haine (Nefret) Paris'in eteklerinde bir sitede geçiyor. Ancak burası Tottenham'dan İstanbul'a kadar, insanların üstüste yaşamak zorunda kaldığı dünyanın başka herhangi bir yeri de olabilirdi. Nitekim akıllardan çıkmayan 1 Mayıs, Gazi Mahallesi ve benzeri olayların hemen arkasından değerli entelektüellerimiz ve toplumbilimcilerimiz filmle, gelişen bu olayların arasında benzerlikler bulmuşlardı.
La Haine, politik tarafsızlıktan uzak bir film değil- genç yönetmen Mathieu Kassovitz, filminin şiddetle polis-karşıtı olduğu gerçeğini yadsımıyor ve bunun için bir mazerete gerek duymuyor- ancak intikam çığırtkanlığı yapan bir film de değil; sadece, geceleri gürültülerin yükseldiği ve farkedilmeden dinip gittiği varoşların loş kaldırımlarından yükselen acı dolu bir çığlık.
Film boyunca sık sık, bir reklam panosundaki "Dünya Senin" yazısıyla karşılaşıyoruz. Filmdeki karakterlerden Hubert (Hubert Kounde) sloganın saçmalığını ifade etmek için, bu söze inanmaz bir gülümseme ile bakarken, "bizim" inanmaz gülümsememizle göz göze gelir adeta.
Çünkü dünya hiç de Hubert'in- "bizim"- değildir. Onun dünyası, içine doğduğu labirenti inşa eden 60'lı 70'li yılların mimarlarına ve kendilerini şiddeti durdurmaktan çok kışkırtmaya adamış polislere aittir. Genç yönetmenimizin ifadesine göre film daha başta varoşlara dikkat çekmek için değil, tüm dünyayı ilgilendiren polis hataları üzerine tasarlanmıştır.
Film mizahtan da yoksun değildir. Bir sahnede, kızkardeşini kahvaltı masasında oturur bulan Hubert'in arkadaşı Vinz (Vincent Cassel) ona okula gitmesini söyler. Kız ifadesiz bir yüzle "Okul yandı" der ve herkes bilgece kafa sallar. Üçlünün otomobil çalmaya çalıştığı sahne de bu mizahın diline uygundur. Seyircide anlaşılabilir sinirli bir kahkaha hissi yaratır.
Herşeyden önce La Haine kışkırtıcı bir çalışma. Çünkü bizi normalde büyük olasılıkla serseri deyip geçeceğimiz insanlara karşı sempatiyle bakmaya davet eder. Bunu yaparken de bütün iç tutarlılığıyla hukuku ve düzeni denklemin dışında tutmayı kesinlikle reddeder.
Kassovitz, onlar serserilik yapar; kenar mahallelerde gezinir ve arkadaşları komadayken geçip giden saatler boyunca içlerinde büyüyen öfkeyi bastırmaya çalışırlarken kamerasıyla - başarı ve zarafetle- onları izler.
Filmin kareleri arasında gördüğümüz saatin tiktakları, izleyicide insanın içini üşüten bir geriye sayım hissi yaratır. La Haine, bir tamgelişmiş şehir kabusu olduğu için aynı zamanda bir rüya/hayal havası taşır. Tamamı siyah-beyaz olan filmdeki bazı imgeler -ilk bakışta uygun gibi görünmeyen ve tuhaf değinmeler gibi gelen lirik pasajlar- insana, bunların Cocteau, Vigo ve Genet tarafından bir öğlen yemeği sonrasında elbirliğiyle hazırlandığını düşündürür. Kassovitz mekanları asla romantikleştirmiyor ancak öte yandan "Pixote Caddesi" yiğitliğine de soyunmuyor; yalnızca karakterlerinin öfkeleri yanında hayallerini ve ruh hallerini de görünen dile tercüme etmek istiyor. Bu nedenle bizleri beton labirentte kuşbakışı bir gezintiye çıkarır, bu arada Edith Piaf'ın müziği de görüntüye tamamen aykırı bir birleşimle sunulur. La Haine'nin bu kadar çekici olmasını sağlayan da tam bu noktadır; bu kasıtlı şiirsellik ile hayvani bayağılığın bileşimidir. İnsanoğlunun barbarlığa gidişi ile ilgili bir film olmasına karşın dünyada geriye kalan bir avuç güzelliği bulmak için de elinden geleni yapar. Hatta çok keyifli Dali-çağrışımlı- bir değinmeyle, sitenin etrafında gezinen ve çevresinden tamamen şaşkına dönen bir ineği çıkarır karşımıza. Vinz bunu görür ve halüsinasyon görüp görmediği konusunda bir an şüpheye düşer. Film konuşmalarına meraklı olan Vinz'in ifade ettiği gibi - bir sahnede banyo aynasında kendi kendine Taksi Şoförü'nden bir monoloğu tekrarlar- hayal ile hayat arasındaki çizgi tümden yokolmaya başlar.
Filmin sonuna doğru gözaltına alınan Hubert ve Said'e iki polis tarafından işkence yapılır. Bu vahşete tanıklık eden kişi mazbut görünüşlü acemi bir polistir. Gençlerin yüzündeki acı dolu ifadeyi gördüğünde ürker. İzleyici de polislerin her vuruşunda ürker, geriler ancak Kassovitz onu ve bizleri bütün bunları izlemeye zorlar. Bir taraftan da sessizce sorar: "Siz buna karşı ne yapıyorsunuz?" Duruma canı sıkılan acemi polis hiçbirşey yapmayacak, evine gidip suçu ve güçsüzlüğüyle uyuyacaktır. Peki ya bizler? Bununla uyuyup, sabahları kalkıp kahvaltı edip, duyarsızlığımıza boyun mu eğeceğiz?
Filmin önerdiği somut bir çözüm yokmuş gibi görünüyorsa da (bazı eleştirilerde bu yaklaşımı gözlemek mümkün) öneriler, bir şekilde kendini film boyunca hissettiriyor. Fakat önemli bir farkla; misyon yüklenmek ayrı birşey, önerilerde bulunmak ayrı. Kassovitz, misyon yüklenmenin saçmalığının farkında, önermelerin değil. Kaldı ki film zaten "elli katlı bir binadan düşen adamın" öyküsü değil midir? Adam düştükçe devamlı şu sözleri yinelemiyor mu? "Buraya kadar herşey yolunda, buraya kadar herşey yolunda, buraya kadar herşey yolunda." Aslında yine söylemek istediği de şu değil mi? "Önemli olan düşmek değil yere çakılmaktır."
La Haine bir film olarak görüntüleri ve konusuyla nasıl iyi ve önemli bir filmse, müzikleriyle de o derece ilgiye değer bir film.
Darısı kaç katlı bir binadan düştüğü belli olmayan ülkemiz "sinemacılarının" başına.