Eylül
01 02 03 04 05 06 07 08 09 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30
Kategoriler
Kullanıcı adı:

Parola:


30 Eylül Pazartesi. Paris L'Olympia Salonu ve MORRISSEY!!
Nagehan Uskan

Rüya gibi geçen bu dakikaları anlatmaya neresinden başlayacağımı bilemiyorum. Heyecanımı, fazla coşkudan kaynaklanan bilinç kaybıma dek uzanan evreleri anlatarak fazla duygusal yaklaşmak istemem. Ama aralarda bunlara değinmekten alıkoyamayacağım kendimi. Bir de tabi ki Morrissey'e garip yaklaşan hatta çoğunluğunun Morrissey' i anlamadığını idda ettiğim
Fransız gençliğinden söz etmeden de yapamayacağım.

Biletler bir ay öncesinden tükendiğinden iki katını ödeyerek bir karaborsacıdan aldığım biletin acısı içimi kemirirken, bunu Morrissey için yapıyor olmanın güzelliğini de hissetmiyor değilim. Hele tam ortadan ve önden 2. sıradan yer bulduğumda, benden bir metre bile uzakta bulunmayan
mikrofona bakıp: "Bir dakika şimdi, birazdan burada Morrissey mi olacak" diyorum. O boşluğun Morrissey tarafından doldurulacağını düşündükçe bunun bir hayal ürünüm olup olmadığını soruyorum kendi kendime. Etrafıma
bakındığımda ise kahkahalar atmamak için zor tutuyorum kendimi. Çevremde bir sürü Morrissey üremiş. Altın golünden sonra üreyen İlhan Mansız kılığındaki gençlerimiz gibi, saçından giyimine tıpatıp Morrissey'e benzemiş insanlarla
dolu konser salonu. Sadece Fransızlar da yok. Morrissey'i gittiği tüm ülkelerde takip eden hayran kitlesi ve aralarında sidik yarışı yaparcasına yaptıkları konuşma:
- "Benim 14. Morrissey konserim. Ya senin?"
- "Benim 6."
İlk gittiğim Morrissey konseri olarak bayağı bir çömez olduğumu anladım. 10 yıldır Morrissey'i ülkelerinde görmeyen Fransızlar da benden farksız değillerdi.

Kendimi avaz avaz bağırıyorken bulduğumda farkettim ki Morrissey çıkmış sahneye ve eşsiz performansıyla "I want the one I can't "i söylüyor. Bir Morrissey konseri fakat ilk şarkı olarak bir Smiths şarkısını seçmiş. "Siz
beni bıraktınız ama ben sizi bırakmam" diyor adeta eski grup arkadaşlarına. Bu ayrıca Morrissey için The Smiths sayfasının kapanmamış olduğunun da bir göstergesi.

Başlangıç için seçilen bu hareketli şarkı zaten yeterince agresif olan gençliği iyice gazladı ve kendimi inanılmaz büyük bir karambolün içinde
buldum. Kollar, bacaklar, kafalar gidip geliyor önümde bazen görüş alanımı kapatarak. Bazen yatay konuma doğru yol aldığımı hissediyorum, doğrultmaya çalışıyorum kendimi zorluklarla. "Morrissey de böyle mi dinlenir" diye
kızarken, en öndeki demirlere tutunmayı başarmış insanlara özenerek bakıyorum. Çünkü etrafımı saran onlarca zil zurna sarhoş Morrissey "fun"ı
kulağımın içine böğürüyorlar şarkıları ve Morrissey'in o kusursuz sesini cızırdatıyorlar sanki. Her şeye rağmen Morrissey diyorum. İkinci şarkı olarak Suedehead'i seçen Morrissey yine okşuyor sesiyle. Şarkıya o kadar
aşık ki, herkesin önünde sevişiyor sanki şarkıyla. Öpüyor, kokluyor şarkıyı adeta. Little Man, What Now?, Hairdresser on Fire gibi şarkıları sıralarken muhteşem dansı ve performansıyla ortaya koyuyor yine Morrissey karakterini. Orama burama gelen yumruklara duyarsızlaşıyorum artık.

Beklediğimin aksine Morrissey sesiyle oyunlar oynamıyor A rush and a push and the land is ours, I started something I couldn't finish, türü
şarkılarında olduğu gibi. Seçtiği şarkılar buna müsait değil belki.Yine de Hairdresser on Fire ve First of the Gang To Die ' da biraz gösterir gibi oluyor. Fazla zorlamıyor ama.

Morrissey her şarkıdan sonra bizimle muhabbet halinde. Biz diyerek ilk 2- 3
sırayı kastediyorum ama bu "biz"in içinde ben yokum. Ben zaten başka boyutlardayım, hem de ağzımı açtığım anda Morrissey'in görüş alanına
gireceğimi düşünerekten buna cesaret edemiyorum. Yanımdaki garip yaratıklar
laf atıyorlar, dalga geçiyorlar akılları sıra. Cinsel tercihini bile tiye alıyorlar Morrissey'in. O ise sadece "shut up" demeyi tercih ediyor bu
zavallı insanlara. En inanılmazı bu insanların tüm şarkıları ezbere biliyor olmaları. Belki de sarhoşluklarından kaynaklanıyordur bu yavşak tavırlar; ama Morrissey'in keyfini kaçırdıkları çok rahat gözlenebiliyor.

Jack the Ripper, I Like You, Everyday is Like Sunday gibi şarkılardan sonra yine Smiths'e bir dönüş yapıyor ve "Meat is Murder"i söylüyor mesajını vermeyi ihmal etmeden. "I will be a vegeterian" demelerini istiyor insanların; ama pek bir sonuç alamıyor. Birkaç kişi dışında dikkate alan olmuyor. Konser devam ettikçe kendimi hareketsizce yüzümde boş bir
tebessümle Morrissey'i izlerken buluyorum. Müzik öylesine egemen ki üzerimde tepki verebilecek gücüm kalmıyor. Artık yanımdakileri de umursamıyor, kendimi dengede tutmaya da çalışmıyorum. Tek bir odak noktam var ve çevreden koparmış durumda beni. İçime işlemiş de taşmış durumda müzik. Ses düzeninin
ve grubun diğer üyelerinin başarısını da unutmamak lazım.

Derken Morrissey tam da önümde duran kızın elini tutarak söylediği şarkının sonunda kıza dönerek "Elinin sıcaklığı kalbimi de ısıttı" türünden şeyler söyleyince kıskançlık krizim had safhalara ulaşıyor ve hazır bu kadar yakınımdayken, konseri sakince dinlemeyi başarabilen ,üstüne üstük Morrissey'den bu iltifatı almış kızı yok etmeyi geçiriyorum aklımdan. (Etrafımdakilerin agresifliği bulaşmış olacak) Morrissey bunu sonradan birçok kişiye yapınca kıskançlığım bölünüyor ve kıza olan sinirim azalıyor.

Yaptığı işe öylesine inanmış ki bir başka güzel oluyor şarkı söylerken.Gözlerinin içi parlıyor. Işıl ışıl...The Smiths'in dağılmasından sonra üretkenliğini yitirdiğini iddia edenleri yalanlarcasına ;müziğe, müziğine olan bağlılığını her saniye biraz daha çok belli ediyor. Sevenlerine karşı sevgi dolu. Havaya kalkan pankartların herbirini
okuyor, sahiplerine teşekkür ediyor.

Irish Blood, English Heart' a geldiğinde artık konserin sonuna yaklaşıldığını farkeden gençler bir bir kendilerini sahneye atmaya başlıyorlar. Morrissey'e dokunmaya çalışırlarken güvenlik görevlileri onlara dokunuyor ve uzaklaştırıyorlar olay yerinden. Kimse başaramıyor ama yine
de herkes bir şansını deniyor. Ortalık uçuşan vücutlarla dolu. Hücum halinde herkes. Gülünç manzaralar yerini şiddete bırakıyor bazen. Bu şekilde grup uğurlanıyor ve 2 dakika sonra "There is a light that never goes out" la
inanılmaz bir dönüş. Buna en çok sevinen benim galiba. Kontrolü kaybetmiş biçimde bağırıyorum. Derinliklerimde bir yerlerde hissediyorken yine Smiths müziğini; Morrissey'in yavaş yavaş gömleğinin düğmelerini çözmeye başladığını görüyorum. Çığlıklar artıyor, Morrissey'in yüzü gülüyor. Böyle bir şeyin böyle bir adamın hoşuna gitmesi garip geliyor. İçten içe bir
narsizm sezinliyorum. Gömleksiz Morrissey, milletin daha da çığırmasına yol açıyor ve Morrissey gömleği tam da benim bulunduğum yere atıyor. Tüm olanlar o an oluyor. Üstüme çullanan onlarca insanın arasında eziliyorum ve
sonunda kendimi yerde sürüklenirken buluyorum. Üstümde bir daire oluşmuş ve
gömlek gergin biçimde her ucundan çekiliyor. Artık duyduğum ses Morrissey'inki değil. Gömlekten birer parça koparmaya çalışan Fransız gençliğinin "a mua! a mua!"* diye cırlamaları arasında benim türkçe küfürlerim yayılıyor ve yerde sürüklene sürüklene bir hal oluyorum. Bir
sağa bir sola, saçlarıma basanlar, elimi ezenler... . Sonuda birkaç kişi tarafından farkediliyorum. Bana doğru uzanan yardım ellerine tutunamıyorum ve bir Süre daha sürüklendikten sonra biri beni doğrultmayı başarıyor. Yukardaki dünyaya döndüğümde konser çoktan bitmiş ve ben eski yerimden bayağı bir uzaklardayım. Ve etrafımda parçalanmış gömleğin parçacıklarını çekiştiren grupçuklar, zaferle bağıranlar... Bense bir köşeye dayanıp dağılmış kafamı toparlamaya çalışırken konserin bitişini görmediğime üzülüyorum. Bana büyük bir ezilme tehlikesi yaşatan Narsist Morrissey'e kızarken "To die by your side is such a heavenly way to die" da diyorum bir yandan.

*A mua: benim anlamına geliyor Fransızca'da.
Dost Mekan
Peyote
Hadi indir !
East of the Sun
Duyurular
Stüdyo İmge, Açık Radyo'da...
Club Intro