Ana sayfa
Temmuz
01 02 03 04 05 06 07 08 09 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31
Kategoriler
Kullanıcı adı:

Parola:


Bir Kuşağın Kılavuz Grubu: AC/DC
Stüdyo İmge

Bir süredir müzik marketlerin raflarında çok özel bir DVD, kara kara sırıtarak rock'n roll tutkunlarının kanını kaynatıyor. AC DC'nin; konser kayıtları, hiçbir yerde yayınlanmamış röportajları, televizyon performansları ve özel fotoğraflarıyla süslenmiş "Plug Me In" adlı bu özel box setinin şerefine Stüdyo İmge'de yayınlanmış eski bir dosyayı tekrar hatırlayalım, istedik. Ve kıymetli abimiz Aptülika'nın 90'larda yaptığı çağrı yeniden dudaklarımızdan döküldü: "AC / DC Türkiye'ye gelsin!"  


Müziğiyle olduğu kadar konserleriyle de büyük bir grup AC/DC. Daha başlangıçta, konserleri gerçek bir şov halini almıştı. Özellikle Angus'un sahnedeki çılgın hareketleri, bir zaman sonra grubun vazgeçilmez eğlencelerinin başında yer almaya başlamıştı. Onun sahnede sergilediği çılgın hareketlere daima yenileri eklenerek bugünlere geldi grup.

AC/DC'nin kariyerinde çok ayrı ve önemli bir yeri olan konserlerinin ve dolayısıyla sahne şovlarının diğer gruplarınkinden farklı özellikler gösterdiğini, zamanla grubun kimliğiyle özdeşleştirilen bir yapıya sahip olduğunu görebiliriz. Tıpkı müziği gibi sahne şovlarıyla da tutucu bir grup olan AC/DC'nin şovlarında sergilediği davranışlarda da pek büyük farklılıklar yaşanmadı. Örneğin, Angus'un ördek yürüyüşü. Bunu Chuck Berry'den görüp kendisi de aynısını yapmaya karar verdiği günden bu yana, Angus hayranlarının çok hoşuna giden bu yürüyüş tarzından vazgeçmedi. Grup da benzer bir tutum içinde sahnedeki hareketlerini pek fazla değiştirmek istemedi.

Tabii ki, grubun konser ve şov kariyerini bıçakla ikiye ayırmışçasına bölen tek bir tutum değişikliğini saymazsak. Gerçekten AC/DC'nin sahnede sergilediği şovları biraz incelerken, grubun spektaküler şov kariyerini ikiye ayırmak mümkün. Bu ikili ayrıma bir başka bakış açısından yaklaştığımız zaman, görünüm biraz daha değişiyor.
Doğrusunu söylemek gerekirse, AC/DC'nin ilk şovları pek de profesyonelce değildi. Bu şovlarda Angus kılıktan kılığa giriyor; bir an, diyelim, gorilken, bir anda Zoro'laşıyor, hemen ardından da 'Süper Adam Angus' geliyordu. Fakat uzun yıllar boyunca kullanılacak olan 'Okullu' tipinin yaratılması daha sonralara rastlıyordu. Okuldan dönüp gitarıyla ilgilinmeye başladığı bir gün, ablasının sahneye okul kıyafetiyle çıkması gerektiğini söylemesinden itibaren Angus sahnede küçük bir okullu tipini canlandırdı. Bu, Angus'un çizdiği okullu tipinin 'If You Want Blood' konser albümünün kapağında tasvir edilen ölümüne kadar sürdü durdu.

Yeni bir dönemin başlangıcı olarak görülebilirdi bu. Grup müzikal stilinden vazgeçmeksizin yeni bir safhaya geçmenin eşiğine gelmişti. Yani yeni yetmeliğin sonu! Beşli artık yetişkinlik kategorisine giriyordu. Bon'un maalesef bitirildiğini göremediği bir sonraki albüm, bu metamorfozun çarpıcı bir ispatı olacaktı. Bu albümün kapağında Angus, şeytani bir kişi olarak karşımıza çıkıyordu. Zira, bir önceki albümde ölen okulu Angus, burada hortlamış ve boynuzları çıkmış şekilde kendini gösteriyordu.
Okullu tipinin yaşamına son verilmesinden sonra, koserlerde bir başka tip yaratılması gerekiyordu. Aslında buna tip denemez çünkü sadece, bir kıyafet değişikliği söz konusu olan. Angus artık çoğunlukla sahnede 'okullu'dan artakalan kısa pantalonunu giyiyor ve yarı çıplak aynı çılgınlıkları sergiliyordu. Ama bu 'okullu' kıyafetini hiç giymiyordu anlamına gelmiyor. Konserlerin küçük bir bölümünde bu kıyafeti giydikten sonra, 'If You Wand Blood'ın kapağında tasvir edilen ölüm sahnede canlandırılıyor ve ardından Angus küçük ceketini, gömleğini ve kravatını bir tarafa atarak, şovunu yarı çıplak sürdürüyordu.

Konserler yine her zamanki gibi, güç ve enerji doluydu. Hard dünyasının bu en 'rock' grubunun, Angus'un yanı sıra, diğer elemanları da sahnede daima maksimum enerji harcayageldiler. Öyle ki, ilk dönemlerde çok fazla enerji harcayan Angus, konser sırasında verilen aralarda kuliste hazır bulundurulan bir çadırda oksijen takviyesi yapmak zorunda kalıyordu. Bu bile grubun konserlerinin nasıl bir hava içinde geçtiğini açıklamaya yeter de artar.

AC/DC konserlerinin bahsedilmesi gereken bir başka yüzü de, artık AC/DC'vari dedirten sahne dekorlarıdır. Grubun sahne dekorları arasında özellikle ikisinin çok ayrı bir yeri var. Her ikisi de AC/DC konserlerinin vazgeçilmez unsurları. Bunlardan birincisi, ilk kez 'For Those About To Rock'ın kapağında kendini gösteren 'top'tu. Diğeri ise, zaten bundan daha önce kullanılmaya başlamış bulunan 1,5 ton ağırlığındaki dev çandı. Grup pek çok defa bu iki simgeyi kullandı. Kimi zaman çıkardığı gürültü yüzünden topların kullanılması yerel makamlarca yasaklandı. Ama tüm bunlara rağmen grup çok önemli gördüğü bu imgeden vazgeçmedi. Bugün hala AC/DC konserlerinde 'For Those About To Rock' parçasının çalınacağını müjdelemek için ateşlenen bu 21 adet topu görmek olasıdır.
Diğer simgesi dekor ise, Bon Scott'un ölümünden sonra yapılan 'Back In Black'te yer alan 'Hells Bells' adlı parçanın tamamlayıcısı olarak düşünülen cehennemi bir çandı: Konserden konsere taşınan 1,5 tonluk bir çan.

Bunların dışında bahsedilmesi gereken başka ayrıntılar da var elbette. Örneğin, konserlerde kullanılan teknik düzenek. AC/DC'nin konserlerinin pek çoğunda (özellikle son 10 yıldan bu yana) bahsi geçen dev çan ile 21 adet topun yanısıra, 40 000 watt'lık bir ses ve 450 000 watt'lık bir ışıklandırma tesisatı –öyle ki bu tesisat 400 projektör ile 6 takip spotundan oluşmaktadır- kullanıldı. Toplam ağırlığı 30 tondan fazlaydı bu malzemelerin. Roadie'ler ve teknisyenler armadası da cabası.

Tüm bu öğelerin şekillendirdiği AC/DC konserleri, gruba dokunulmaz ve evrensel bir grup olma statüsü kazandırıyordu. En uçtaki 'thrasher'lardan –ki onlardan bazıları da AC/DC parçalarından bazılarını yorumladılar- 'glammer'ların en melodik olanına kadar pek çok grup, değişmez referanslar listesinin tepesine AC/DC'yi yerleştirmeyi unutmuyordu. Özellikle de son albümün tanıtım turnesi öylesine başarılı geçiyordu ki, bir zamanlar aynı sahneyi paylaştıkları Judas Priest'in eski şarkıcısı Rob Halford onlar için şöyle diyordu: 'Onları çok seviyor ve takdir ediyorum. Bizden daha büyükler. Her şeyi hak ediyorlar.'

Bir Kuşağın Kılavuz Grubu

1990 yılında Newsweek'te çıkan bir makalede aynen şunlar yer alıyor: 'Berlin Duvarı'nın yıkılmasından sonra, Doğu Almanlar'ın paralarını neye harcadıklarını biliyor musunuz? Şampanyaya, lüks tüketim maddelerine, beyaz eşyaya veya arabaya mı? Elbette bunlara da yöneldiler, paralarını bunlara yatırdılar. Ama bir de müziği eklemek gerek. Zira, Doğu Almanlar'ın en çok para harcadığı şeylerin başında müzik eserleri ve aletleri geliyor. Batı Berlin'deki plakçı dükkanlarında iş hacmi % 300 arttı. Satılan plaklar Wagner ve 'Ring Cycle' mı? Otto Klemperer ya da Beethoven mı yoksa? Hayır hiçbiri değil. En çok satılanlar AC/DC albümleri ile 'Dirty Dancing' soundtrack'i...'

Birleşik Almanya'da AC/DC fanları durumlarından bir hayli memnundurlar. Sayıları da azımsanacak gibi değildir. Bundan dolayı da rahatlıkla istediklerini söylerler, hem de yüksek bir sesle. Tıpkı bir ordu gibidirler. Aslında sadece Birleşik Almanya'da değil, dünyanın herhangi bir başka ülkesinde de durumları aynıdır. Onlara bu ayrıcalığı kazandıran şey nedir? Bu konuda yapılan herhangi bir araştırma yok ama bunun nedeni olsa olsa hayranı oldukları grubun taviz vermez kimliğiyle yıldan yıla büyümesi ve güçlenmesinin, dinleyici kitlesinin üzerinde yaptığı etkidir. Gerçekten AC/DC büyüyüp güçlendikçe hayran kitlesi de buna paralel olarak büyüdü. Ve AC/DC hayranları diğer grupların hayranlarının yanında çok özel bir yere sahip oldular.

Değişmez...

Hani bazen değişmek, kendini yenilemek, çağa ayak uydurmak gibi laflar ederiz ya... Bunların müzikte önemli şeyler olduğunu söyleriz, grupların –gerek görsel, gerek müzikal açıdan- kendini tekrar etmesinin büyük riskler getirdiğini belirtiriz ve şöyle deriz: 'Müzikte değişim zorunludur ve kaçınılmazdır.' Acaba??? Bu her zaman ve her grup için geçerli midir?

Müzikte değişimin, gelişmenin, kendini yenilemenin gerekliliğine inananlardanım. Sürekli yeni birşeyler deneyip müziğini zenginleştiren, kendini yenileyen, değişip gelişen grupları, dün yaptığının aynısını bugün de sürdüren gruplara tercih etmişimdir daima. Ama... İşte 'ama'sı da var işin. Bunun istisnaları da yok değil. Böyle istisnaların başında AC/DC geliyor. Neredeyse 20 yıllık bu grup, hâlâ ilk zamanlardaki müziği yapıyor.
Ama kitleleri büyülemeye ve kendine çekmeye devam ediyor. Neden acaba? Aslında nedeni –bence- çok basit. Grup müzik anlayışından bir milim bile şaşmadı. Yılmadan, taviz vermeden kendi belirledikleri yolda ilerlemeye devam ettiler ve bugünlere geldiler. Onların bu hayalleriyle ve yaptıklarıyla seven sağlam bir hayran kitlesi oluşturdular. Taviz vermedikleri ve artık ekol olmuş kendilerine has stillerini çılgınca benimseyen AC/DC hayranları onlardan farklı bir şey yapmalarını istemediler.

Taviz Vermez...

10-15 yıl öncesine kadar, bir kuşağın kılavuz grubu olduktan sonra, AC/DC, hatırı sayılır sayıda grubun memnun olacağı nispeten başarılı bir dönemi unutturarak yeniden zafer tepelerini fethetmeye başladı. Çılgın gitarist Angus Young, her türlü 'gitar kahramanı' dalgasıyla boğulan yeni bir kuşağın kahramanı oluverdi. AC/DC'nin direkt ve basit hard-rock'ı işin özüne dayandığı için herkesi büyülemeye devam ediyor. Grubun genel görünüşünde ise belirgin bir müzikal tutum göze çarpıyor: AC/DC müziği direkt, ara nağmesiz, moda olan akımlara karşı duyarsız ve özellikle de taviz vermezdir. Böylesine uzun bir kariyerden ve sayısız başarılardan (veya yarı başarılardan) sonra, doğallıklarını koruyarak böyle bir büyüyü yaymayı başaran gruplar nadirdir.

Bir müzik grubu, yaptıklarına dinleyicinin gösterdiği tepkiye çok büyük bir önem verir. Hayranlar bir albümü satın almazlarsa gruplar anlarlar ki, değişmek lazım. Hemen faklı ama iyi bir şeyin arayışına girerler. Ancak AC/DC hayranları daima gruplarından memnun oldular ve sevdikleri grubun değişmesine bir anlamda engel oldular. Gerçekten, AC/DC'nin bugünlere dek çizdiği taviz vermez görüntüsünde, hayranların da büyük etkisi vardır. Onlar değişmemeyi körüklemişlerdir. Böylece AC/DC hâlâ ilk günkü gibi basit müzikal yaklaşımlarını koruyarak, kökü rock'n'roll, hard-rock ve yer yer blues'a dayanan müziğini yapmaya devam ediyor.

Avustralya'da olgunlaştıkları gerçeğinin onların orijinal müzik stillerinin şekillenmesinde etken oduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama müziklerindeki bu farklılık sadece Avustralya'da büyümüş olmalarından ileri gelmiyor elbette (iki kardeşten bahsediyorum, zira bugün grup elemanlarının sadece ikisi Avustralya'dan gelme). Bu farklılık, aynı zamanda, kendi müzikal beğenilerinin geniş bir yelpazeye yayılmış olmasından da ileri geliyor. Sevdikleri ve onlara ilham veren grup ve sanatçılar şöyle bir gözden geçirirsek bunu daha iyi anlarız: Muddy Waters, B.B. King, Elmore James, Johnny Winter, Ry Cooder, Stevie Ray Vaughan, Jeff Healey, Led Zeppelin, Free, Deep Purple, The Who, Yardbirds ve hatta Edith Piaf... Basit gitar melodileri ve sololarıyla bezenmiş AC/DC müziğinin, rock ile blues'un kaynaklarından bolca su içmiş olduğunu farketmek zor olmasa gerek.

Bir-İki Ufak İstisna...

Peki, AC/DC saflarında değişen birşeyler yok mu? Aslında var. Tabii buna değişim denirse. 'If You Want Blood...' albümünden beri, Angus okullu imajı yaratan o meşhur giysilerini Sürekli giymiyor. Belli bir yerden sonra üstü çıplak bir vaziyette sahneye çıkmayı tercih ediyor. Bir başka değişiklik de, artık '80 öncesinde olduğu gibi, ana-babaların tepkilerini çekmemeleri. Bilindiği gibi grup, özellikle ilk dönemlerde, birçok açıdan suçlanıyor, konserlerinde kısıtlamalar ve engellemelele karşılaşıyor ve TV ile radyoların boykotuna maruz kalıyordu. Suçlandığı konular arasında büyücülük ve sihirbazlık da vardı. Tüm bunlar boşunaydı elbette. Çocuklar konserlere ne yapıp edip gitiler, bugün de gidiyorlar. Üstelik bugün, grupla eskisi gibi pek fazla uğraşan da yok. Buna karşın grup, ana-baba baskısına karşı yüzbinlerce çocuğun isyan çığlığı olma özelliğini sürdürüyor.

ANGUS YOUNG: Yüksek Gerilimli Okullu

Tam adı: Angus McKinnon Young. Doğum tarihi 31 Mart 1959, doğum yeri Glasgow. Bu küçük şeytan, daha 4 yaşındayken kendini kalabalık ailesiyle birlikte Sydney'de bulur. Bir yıl sonra banjoyla, 10 yaşında da gitarla tanışır. Malcolm'la birlikte Muddy Waters, B.B.King ve Howlin Wolf'un eski blues'larını yorumlar. Ağabeyi gibi o da düzensiz bir öğrenci olduğundan daha ziyade büyük ağabeyleri George'un getirdiği plakları dinlemeyi tercih eder. Easybeats'in dışında, Rolling Stones ve Yardbirds gibi rock gruplarını dinlerler çoğunlukla.

AC/DC'yi kurduktan sonra sahnedeki hareketleri grubun en önemli görsel çekiciliği olur çıkar. Kısa Sürede bu eski tembel, kendine, bugün sevdiği bir sahne kıyafeti bulur: küçük şeytani yaramaz, hayranlarını coşturmak için okul giysisi, sırt çantası ve kısa pantolonunu kuşanacaktır. Sahnede çıldırmış gibi kendini harcayan Angus, özel yaşamında 'çok sakin depresif birisidir aslında ama sahnede en iyi olduğunu ispatlamak ister' diyor Malcolm.

Gene Simmons daha ileri gidiyor: 'AC/DC'yi sahnede ilk defa 1976'da gördüm. Öfkeden deliye dönmüş gibi çırpınıp duran Angus'u seyredeken, kendi kendime şöyle dedim: Bu çocuk, müziğine gerçekten inanan bir yıldız.' Grubun diğer üyelerinin aksine, Angus sade bir müzisyendir: Sigara kullanmaz, alkol almaz. Sadece çay ve coca-cola! Başlangıçtan itibaren Gibson SG'sine –Standart veya SG Special Custom olsun- sadık kalır. Her türlü akor sorunlarından kaçınmak için onları değişmeli olarak kullanır. Bir roadie'nin omuzunda veya bir dolar sağanağı altında gitar çalmayı çok sever.

Tercih ettiği gitaristler Muddy Waters, B.B.King, Johhny Winter, Stevie Ray, Vaughan ve Jeff Healey gibileri. Yani, kendilerini moda akımlarına kaptırmadan daima aynı müziği yapan gitaristler. Sevdiği AC/DC parçaları; 'Let There Be Rock', 'Back In Black', 'Highway To Hell' ve 'T.N.T...'

MALCOLM YOUNG: Çelik Tabancalı

Bu 'korkunç çocuk'da Glasgow'da doğar. 10 yaşındayken göç ettiği Avustralya'da çok güçlü bir öğrencilik dönemi yaşar. Okul derecelerinden çok, eğlendirici kavgalarla kendini gösterir. Ona gitar çalmayı öğreten ve bu yolda ilerleme cesareti veren ağabeyi George olur. İçine blues ve jazz (özellikle Louis Armstrong) sevgisi işler.

AC/DC'nin ilk konserlerinden itibaren grubun ritim gitarını üstlenir. Grubun heavy sound'unun oluşmasında, zamanla Rolling Stones'un Keith Richards'ınki kadar meşhur ve taklit edilir olacak olan çok şahsi ve ağır riff'leri gitarından çıkaran Malcolm'ün büyük payı vardır. Angus'la birlikte grubun bestecisi ve ateşleyicisi olan Malcolm, eski bir Gretsch Firebird ile kalın tellerle donanmış bir Gretsch White Falcon kullanıyor.
Bu silahlı adam, bulunduğu her yere neşe saçan sonsuz bir neşe kaynağı aynı zamanda. Açık saçık ifadeleri de ağır riff'leri kadar efsaneleşen Malcolm, Angus'un aksine, ciddi bir alkol bağımlısı. Bu yüzden, 1988'deki 'Blow Up Your Video' turnesinin ABD ayağına katılmayı reddeder. Amacı kendini toparlamak ve sonunun Bon Scott gibi olmasını önlemektir.

'Let Three Be Rock' sevdiği parçaların başında geliyor. Grubunu, Led Zeppelin ve The Who'dan bu yana, son 15 yılın en büyük heavy-rock grubu olarak görüyor.

BON SCOTT: Yaşama Duyulan Öfke

Ronald Belford Scott isimli kötü çocuk, ilk çığlıklarını tıpkı Young kardeşler gibi 9 Temmuz 1946'da İskoçya'da atar. 50'lerde Avustralya'ya göç eder. Bir türlü okul hayatına ısınamadığından, sokağı tercih eder ve yaşamını sürdürmek için çok sayıda işte çalışır. Bir gün eline mikrofon geçirir ve birçok grupta şarkı söyleyerek efsanevi boğuk sesini dinletmeye başlar. Ama asıl ürünü The Valentines'ın bünyesinde yapar. Bu grup, 1969'da Easybeats'in veda konserinin açılışını yapan ve yakışıklı delikanlılardan oluşan bir pop grubudur. Sonra da Fraternity'ye girer.

Daha sonra, Sydney Hapisanesi'nin demir parmaklıkları arkasında zor bir dönem yaşar. Gerekçe: uyuşturucu kullanmak. Hapisten çıktıktan sonra bir gemi şantiyesinde çalışmaya başlar. 1974'te yolu Young Kardeşler'le kesişir. Müzisyenleri konser yerlerine götüren bir kamyon şoförüdür. Bon'un sesi ve kötü çocuk imajından etkilenen Young Kardeşler onu kendi parçalarını söylerken dinlemek isterler. Sonuç: Bon, Dave Evans'ın yerini alır. Dave ise daha sonra Rubbit adlı grubu kurar. Bu yürekli ve dövmeli savaşçı, ağız dalaşları ve alkole düşkünlüğüyle anında ünlenir.

Bu renkli kişi her şeyi olduğu gibi, yani argoyla söyler. Angus diyor ki: 'Bon'a rastladığımda, İngilizce konuşmuyordu, ama cümlelerini gümbür gümbür 'fuck'larla doldurarak daha çekici hale getiriyordu. 'O günden itibaren Bon, AC/DC'nin en büyük ilahilerini yazmaya başlar: 'She's Got Balls', 'T.N.T.', 'Highway To Hell', 'Let Three Be Rock'... Bu birinci sınıf şarkıcı onu cehenneme götürecek olan eski büyük sözünü, 'Sex, Drugs&Rock'n'Roll'u izleyerek sağlığını delice harcayacaktır. Bu zor imajın arkasında ise zeki, ilgi çekici ve cömert bir kişilik saklıdır aslında. Öyle ki Bon, AC/DC'ye olan hayranlığıyla tanınan Fransız grubu Trust'un ikinci albümünün İngilizce versiyonu için yardımını esirgememiş ve hatta bluesy ballad'ları 'Ride On'nun yorumunda şarkı söylemiştir.

Onun ölümü grup için büyük kayıp olur. Angus, 'Sanki ailemizden birini kaybettik...' derken, Trust'un vokalisti Bernie Bonvoisin ise, 'Rock, büyük bir şarkıcıyı kaybetti. Biz ise bir dostu'der. Bon, AC/DC'yle 7 albüm yaptı; bir rock yıldızı olan sokak çocuğunun yaşama duyduğu öfkeyi dile getiren 7 isyan çığlığı.
Dost Mekan
Peyote
Hadi indir !
Hipnoz
Duyurular
Stüdyo İmge Facebook grubu...
Club Intro