Yahya MadraPunk sonrasının (post-punk) ortaya çıkardığı onlarca mükemmel grup arasından ilk yıldız olmayı başaran U2'dur. Kendisinden önceki, punk etkilenimi içinde olmayan diğer büyük yıldızlar gibi, özellikle müzikal bir yetenekle, ya da çok başarılı şarkılarla yükselmedi U2. Yükselişi ve önemi daha çok, punk anlayışı ile oluşturdukları siyasî konumlanış ve düşüncelerinden dolayımlı olarak gelişti. Açıkça, U2'nun şu anda 80'lerin en önemli gruplarından biri olması öncelikli olarak tınısal özelliklerinden değil, düşünsel ve duygusal özellikleriden kaynaklanmaktadır.
Punk, anarşist felsefeye koşut olarak, müzikte 1977'ye değin geçerli olan tüm değerleri yıkarak, çağdaş müzik dünyasında korkunç bir boşluk yaratmıştır. Bu boşluğun yol açtığı yeni oluşumlar, post-modern durumun yarattığı ortamda, New order gbi müziği saf haliyle* ele almayı tercih eden bir tutumun yanısıra U2'daki gibi yaptıkları ürünün tamamiyle müzik dışındaki alanlarda da etkili olabileceğini savunan bir tavrı da üretmiştir. Hatta U2, müziğin, düşünce ve duygulara dışavurumu olduğu gerçeğini –her tür yaratımda doğallıkla olduğu gibi- bir adım daha öteye götürerek düşüncelerin ve duyguların birincil konumu olduğunu savunur. Kısaca (Led Zeppelin ve Jimi Hendrix örneklerinde olduğu gibi) amaç olan müzik, araç olan düşünce ile yer değiştirip amaç olan düşünce ve araç olan müzik (Doors ve özellikle Yoko Ono sonrası Lennon'da olduğu gibi) sistemine dönüşür.
Sonradan her ne kadar iyice geriye doğru büyütse ve genişletse de, ilk aşamada U2 kökünü, punk ve punk sonrası gruplara dayandırıyordu. U2, bu doğuş evresinde, Joy Divison, Sex Pistols, David Bowie, Iggy Pop gibi grup ve sanatçılardan ateş alır.
Bono, Edge, Larry veAdam, delikanlılık yıllarını, Edge'ın ağabeyinin az tanınmış art-rock, punk grubu Virgin Prunes çevresinde dolanarak kurdukları bir hayalî kasabada, aldıkları hayalî adlarla ufak bir alt kültür oluşturarak geçirmişler. Her zaman düşünselliği müzikal araştırmaları ve denemeleri için ön şart koşan, punk'ın öncüsü David Bowie önemli bir idol olmuş bu insanlara. Daha sonraları, U2'nun kariyerinde çok önemli bir işlev üstlenecek olan canlı performansları, özellikle de Bono'nun çok hareketli, duygusal ve ateşli çılgınlıkları, David Bowie aracılığı ile tanıdıkları Iggy Pop'dan ve Sex Pistols'dan esinlenmelerinin izlerini taşır. Sex pistols, kızgınlığı müzik yoluyla şiddetli bir biçimde dışa vurma açısından ayrıca ekin olmuştur U2'nun ilk dönemlerinde. Joy Divison'dan kazandıkları ise punk'ın açtığı yoldan ulaşılabilecek olan basit ama kutsal bir müzik yaratma bilgisidir. 'Basitlik ama kutsallık' sonraları çok önem verecekleri gospel-soul müziğin en önemli özelliğidir. Joy Divison ile ortak yapımcıları Martin Hannet, gruba Joy Divison benzeri atmosferik hava katmada yardımcı olmuştur.
1979 Kasım'ında bir yarışma kazanarak edindikleri anlaşma ile CBS'den U2-3 EP (Extended Play)'sini yayımlar U2. Daa sonra 'Boy' adlı uzunçalarlarında da yeralacak şarkıların (Out of Control, Stories for Boys) bulunduğu bu başlangıç çalışmasını, '11 O'clock Tick Tock' adlı gerçek bir başyapıt izler. 'Cevaplara sahibiz sanıyorduk, oysa ki, sahip olduğumuz sorular yanlıştı.' der Bono The Edge'in ezgisel, kimi zaman tane tane, kimi zaman kaygan ve akışkanca birbirine geçebilen gitarları ile oluşturulmuş, destansı söyleme sahip bu şarkıda. Bu, Island Plak Şirketi ile olan beraberliğin başlangıcıdır da aynı zamanda.
'Boy', yoğun atmosferik yapısında yankılanan şüphe dolu yalnız vokallerle ve damlayan bir suyun kapalı bir kapta yaratacağı tınıları anımsatan ses araştırmaları ile müzikal açıdan gerçekten yepyeni kapılar açmıştır. Gümbürdeyen bir bas, ona koşut bir bateri ve kapı gıcırtılarını andıran feed-back'le yaratılmış gitar çıkışlı efektler, çocukluk ve delikanlılığa geçiş korkularını, şüphelerini sergilemek için mükemmel birer araç olmuştur. Kapağındaki genç oğlan resmi ve şarkı sözlerinin yarattığı izlenimlerden dolayı, Amerika'da eşcinsel çevreden büyük ilgi görmesine karşın, Boy (oğlan) adı, cinsel birtakım göndermeler yapmaktan çok, grup elemanlarının belki de bitirmek üzere oldukları bir Süreci incelemek için yöneldikleri bir konuyu simgelemektedir. Şarkılar arası ilginç geçişler, kimi zaman yavaşlayan kimi zaman hızlanan müzik, punk'a yeni uyumlar getirdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Müziklerinde bir evrensellik vardır, yerel öğelere pek rastlamaz. Şarkı sözlerinde, bir tek irlandalı yazar Oscar Wilde'a gönderme vardır. Uzunçalara hakim olan, post-punk sonrası ortamın, yani 80'lerin başının gri, karanlık, kuzey Avrupalı havasında, U2'nun konserlerindeki, çok sözü edilen, kanlı canlı ruh halinden hiçbir yansımayla karşılaşılmaz. Tersine new wave tınısının teknik ve metalik (rock bağlamında değil) parlaklığı baskın olmuştur. 'Boy' tam bir punk-sonrası new-wave uzunçalarıdır.
1980'nin Kasımında, 'Boy'dan sonra, ilk defa Amerika'ya giderler. Döndüklerinde İngiltere'de 700 kişilik bir salonda koser verirler.
Grubun tüm yaşantısının etkilerini gösteren din konusu açısından Amerika yolculuğu çok önemlidir. Amerikan televizyonunda izledikleri sahtekâr din programları, gerçek bir inanan olan Bono, Edge ve Larry'i hayalkırıklığına uğratır. Bu durumu tepki olarak oluşturdukları aşırı muhafazakâr tutum, bir Süre için inançsız olan Adam'ın dışlanmasına neden olur. Bono, Protestan bir babanın ve Katolik bir annenin yarattığı ikilemi çocuklukta yaşadığı içni, dinin çıkışsız ve karanlık dünyasında boğulmamak üzere bir çıkış arar. Bir konuşmasında şöyle der Bono: 'Hem İsa'ya inanıp hem de Hıristiyanlığa güven duymamak ne kadar acı düşünebiliyor musunuz? Kilise, boş, koca bir kutu.'
'October', işte böyle bir düşünsel ortamın ürünüdür ve dini imgeler çok güçlüdür. Bono, düşen insanlardan, yıkılan binalardan, arka arkaya sıralanan sorulardan ördüğü şarkı sözleriyle dile getirir yaşadıkları güvensizliği. Gençliklerinin tüm saflığıyla dinin üç kağıtçılıklarına karşı bir kale yaratırlar 'October'da.. Saflığın ve gerçek inancın sorgulanması, kendine tanrı ve tanrı inancı ile yanıt bulur bu uzunçalarda. Yerel İrlanda çalgıları ile sağlanan oldukça mistik ve dinsel hava ile geçmişe ait bir tınıyı yakalayarak geçmişe doğru bir yolculuğa çıkar U2. Uzunçaların en ilginç parçası 'Tomorrow'dur. Bono fısıltıdan haykırışa değin uzanan bir değişim yaşar bu şarkıda. Parçanın etkileyiciliğinde sözedilen çalgıların ustaca kullanımının da payı büyüktür. Şarkının sonunda ise Bono, açıkça Tanrı'ya inandığını haykırır.
Amerika'ya ve Avrupa'ya turneler devam eder. Aynı dönemde benzer kaynakları köken olarak ortaya çıkan ve kimilerine göre U2'dan daha üstün ve aydın olan Echo and the Bunnymen ile benzerlikleri gerçekten, dikkat çekicidir. Kimi zaman video kliplerinde ve plak kapaklarında kullandıkları simgeler bile çakışır.
Turneler devam eder, Amerika ve Avrupa'da dolanan U2 için konserler önemli bir dışavurum aracı olur. Bu yoğun çalışma grubu, konsere yönelik bir uzunçalar yapmaya iter, bilinçli ya da bilinçsiz. Bono kendisini ifade etmekte o kadar aşırı uçlara uzanır ki, bir keresinde Amerika'daki bir konserde sembol olarak kullandığı beyaz bayrağı asmak için hoparlör kulelerinden düşer ve yaralanır.
Dinsel açmazlardan çok da inandırıcı ve gerçekçi olmayan bir çıkış bulan U2'nun bu durumu, Edge için huzursuzluk kaynğı olur. Çok içsel sorunlara dalmış olan U2, yaşadığı ülkenin siyasi huzursuzluğuna (I.R.A ve Kuzey İrlanda sorunları) karşı hiçbir tavır alamayış durumunu, ağır bir suçluluk duygusu olarak hissetmeye başlar.
'Sunday Bloody Sunday', böyle tek bir gün değildir. 1920'de I.R.A'nın savaş suçlarının hesabını, İngilizlerin masum İrlanda halkına çıkardığı bir gündür Kanlı Pazar. 1971'de 13 sivil insanın İngiliz paraşüt taburu tarafından öldürülmesinin yaşandığı bir gündür Kanlı Pazar. Cok basit akorlarla yaratılmış ama çok etkileyici olan bu parça, ilk gerçek U2 politik başkaldırısıdır. Tavırları, I.R.A. yanlısı gibi gözükse de, seneler sonra Amerika'nın ortasında bir konserde 'Fuck The Revolution' diye bağırır Bono ve artık I.R.A.'nın devrimine de gereksinimleri olmadığını, sadece masum insanların anlamsız yere ölmesini istemediklerini haykırır.
'War', tam bir konser uzunçalarıdır. '40' adlı şarkı –'Under a Blood Red Sky'ın da kapanışı olacaktır, konser kaydı olarak doğrudan, konserlerde 60'lı yılların barış dileklerini tekrar dile getirmekten öte gidemeyen, oldukça yavan bir parçadır. Oysa, 'Seconds', rap'i andıran tınısıyla geleceğe dönük bir yapıtken 'Two Hearts Beat As One' ise klasik bir rock parçasıdır. 'Drowning Man' ise 'October'dan kalan bir yitişin, kayışın ağıtıdır.
Uzunçaların en ilginç parçaları, 'Surrender' ve 'Like A Song'dur. Surender, büyük şehrin içinde yitip, canına kıyan bir genç kızı anlatırken tam bir barışçı manifesto olan 'Like A Song'un şarkı sözleri daha çok, Bono'nun ileride de kullanacağı gibi, slogan cümleler şeklindedir. Tüm bu siyasî ve toplumsal konuları çevreleyen yanıt'ın daha öncede arandığı yer, Tanrı inancı ve Tanrı'dır. Ancak U2'yu değerlendirir ya da gözlemlerken iyice anlaşılması gerekli olan olgu, onların Tanrı inancının at gözlüklü bir inanç olmayıp tam tersine böyle bir inancın karşısında konumlanmış bir Tanrı inancı olduğudur.
Tanrı inançları Tasavvuf'da gördüğümüz türden din ötesi bir Tanrı inancıdır. Ancak her ne kadar dinden ve kurumsallaşmadan soyutlamaya çalışsalar da kendilerini, İncil'den alınan eğretilemeler tüm müzikal kariyerlerinde rastlanır.
U2, artık 10.000 kişilik mekanlarda konserler verir ve grup tam bir konser grubuna dönüşür.
'Under A Blood Red Sky', bu dönemin bir fotoğrafıdır. Eleştirel açıdan çok önemli sunu olmasa da, sonraları, grubun ilk döneminin, dünya çapında tanınmasına neden olacak başarılı bir konser uzunçalarıdır.
'War', her ne kadar deneysellikten uzak, güvenli bir uzunçalar ise onu izleyen 'Unforgettable Fire' ise bir o kadar öte uçta, bir o kadar deneysel bir çalışmadır. Bunun böyle olmasında U2'yu çözüp yeniden yaratan elektronik müzik dehası Brian Eno'nun katkısı çok büyüktür.
U2, ilk üç uzunçalarının yapımcısı Steve Lillywhite'tan yeni bir tını arayışı içinde ayrılır ve yeni bir yapımcı arayışına girişir. Bono, Brian Eno'nun U2'nun tıkanıklığını açabileceğini düşünür. Brian Eno'nun bu davete yanıtı kısa ve kesindir: 'Hayır.' Bono iflah olmaz, ısrar eder, uğraşır ve Eno'yu kandırır.
Bu uzunçalar, U2'nun artık sadece koşturan, iyi bir rock grubu olmadığını, bundan sonra aydın ve geniş bir müziği hedeflediğini belirler. U2, 'War'dan sonra eşiğine geldiği yıldızlık için gerekli olan geniş ve büyük müziğe, söylencesel bir anlatıma ve tınıya bu yapıtta kavuşur.
U2'nun Amerika üçlemesinin ilk perdesi olan 'Unforgettable Fire'daki parçalar artık İrlanda sınırlarını aşmıştır.
En başta yapıtın adı, Amerika'nın suçu, Hiroşima'ya atılan Atom Bombası ile ilgili bir fotoğraf sergisinden esilenilmiştir. Uzunçalarda Amerika'nın bir diğer kurbanı, tüm insanlığın kardeşliğini savunan zenci (daha doğrusu insanlık) önderi Martin Luther King üzerine iki parça vardır: 'Pride' ve 'MLK'. 'Pride', 'Sunday Bloody Sunday' gibi bir parçadır ama ondan daha karmaşık ve katmanlıdır.
Karmaşa ve çok katmanlılık tüm yapıtta egemendir. Yine Amerika ve Amerikan ikonları ile ilgili olan 'Elvis Presley' ile 'America' karmaşada ve katmanlılıkta, dostluk üzerine olan 'Wire' ile atbaşı gider. Kızıldereliler ile ilgili olan 'Indian Sumer Sky' parçası ve 'A Sort of Home coming' coşturuculukta başa baştır ve bunlar 'Pride' ile birlikte dev bir stadyum grubu için mükemmel bir marştırlar. İki tane deneysel parçada Eno etkisi hissedilirken, 'Bad' günümüz çığlığıdır ve uyuşturucu bağımlısı bir insanı anlatır.
Bono, uzunçalar için şöyle diyor: 'Uzunçalar, kırılmışlığın müziği. Belge gibi bir uzunçalar demek istiyorum. İmgeler aslında parça parça. İnsanın kendisini tanımlayamamasının müziği'. Burada 'Unforgettable Fire'dan sonra Bono'nun artık çözüm bulmaktan yavaş yavaş uzaklaştığını gözlemliyoruz. Tam tersine, Amerika'nın içinde kayboluşun serüvenini anlatmaya başlar. Bono artık normal bir insandır. 'İnsan kalabilmek benim ilgilendiğim, üstün insan olmak, ya da alt insan olmak değil. Müziğimizde inanç olduğu kadar korku da vardır' der bir konuşmada.
Martin Luther King'e olan ilgisini şöyle açıklar Bono: 'Martin Luther King gibi bir kişilikten etkilenmemin nedeni, onun, bir yanağına tokat yerse öbür yanağını çevirebilmesi; bunu ben yapamam.'
Kazandıkları böylesine bir içsel derinlik, onların siyasal hareketlerde etkin rol almalarını engellemez. U2, önce Live Aid'de çıkar. Bono seyirciler arasına iner, insanları karizması ile büyüler ve grup gösteride yıldızlaşır. O hafta eski U2 plaklarının üçü ilk elliye girer.
Live Aid gibi bir olaydan bu şekilde yararlanmış olmak, Bono'yu çok rahatsız eder, vicdanını rahatlatmak için Somali'ye gider karısı Ali (Alison) ile birlikte. Bir ay kamplarda çalışırlar. Bono, Somali ile ilgili ilginç şeyler söyler. 'Joshua Tree' için yapılan bir konuşmada: 'Afrika'da yaşarken o açlık ve sefalet içinde insanlarda öyle güçlü bir ruh gördüm ki, böyle bir zenginliği döndüğüm zaman ülkemde ve tüm Batı'da göremedim. Oraya gittiğimde bir kültür şoku yaşamadım ama oradan döndüğümde yaşadım. Batı'nın şımarılığını gördüğümde düşünmeye başladım. Orada fiziksel bir çöl var ama bizde başka çöller var. Beni çöl simgesine çeken bu oldu.'
Çöl simgesi, 'Joshua Tree' uzunçalarına tamamen egemendi. Kapak fotoğraflarından şarkı sözlerine kadar her şeyde yeralıyordu. Biraz zorlama ile müziğin engin yapısının ve Eno'nun klavyelerinin rüzgârları ve esintileri andıran temalarının bile çöl ve boşluk simgeleri ile ilintili olduğu söylenebilir.
'Joshua Tree,' 'Unforgettable Fire'daki düşüncelerin daha olgunlaşmış bir dönemini yakalar. Günlük yaşamdan, Amerikan tarihinden doğrudan alıntılar olmadığı halde Amerika üzerine bir uzunçalardır yine de. Bir tek, bir kaos parçası olan 'Bullet the Blue Sky' Amerika'yı doğrudan karşısına alır. Dünya üzerindeki Amerika baskısına saldırır, Orta Amerika'yı anlatır, ırkçıların (Ku Klux Klan'ın) yanan haçlarından sözeder bu parça. Tüm uzunçalarda dinsel simgeler vardır. 'Where The Streets Have No Name', kentlerin yukarıda Bono'nun da belirttiği gibi tinsel ve insanî açıdan çölleşmesinden söz ederken, 'I Still Haven't Found What I'm Looking For' 80'lerin susturulmuş gençliğinin arayışını betimleyen bir gospel şarkısıdır. U2 artık Amerika'nın içine iyice girmiştir. Bono Amerika için şunları söylüyor: 'Amerika hem ilgimi çekiyor hem de korkutuyor beni. Onu aklımdan çıkarıp atamıyorum. Alman yönetmen Wim Wenders Amerika'nın bizim bilinçdışımızı kolonize ettiğini söylüyor. Çok haklı, Amerika her yerde. Senin O'na gitmene gerek yok, O sana geliyor. Nerede yaşarsak yaşayalım o bize Dallas'la, Hanedan'la şırıngalanıyor. O Hollywood'dur, Coca Coladır, Levi's'dır, Harley Davidson'dur.' Onun için ünlü fotoğrafçı Anton Corbin'le birlikte Arizano çölüne giderler, 'Joshua Tree'nin kapağı için. Çöl, Amerika'nın maskesinin altındaki yüzüdür.
U2 için Amerika sadece çöl değildir, doğallıkla. Bu kadar iri, karmaşık bir ülkenin doğallıkla U2 için çok önemli yanları vardır. Sonuç olarak Martin Luther King Amerika'dan çıktı, gerçekten inandıkları Rock'n'roll'da Amerika'dan çıkmıştır. Bono'nun sözettiği ikilem budur. Amerika gittiği uç noktalarla Bob Dylan'ı, John Lennon'u (O'nu İngiltere değil, Amerika ve Yoko Ono yaratmıştır. Yoko ve John'un da Amerika'da yaşamları Amerika'nın kültürel çeşitliliğinin ufak bir simgesidir), Jimi Hendrix'i, Billie Holliday'i, B.B.King'i, Bo Didley'i, Elvis Presley'i yaratmıştır. Bu kişilikler U2'nun hayran olduğu insanlardır. 'Heartland' ve 'Angel of Harlem' sırası ile Elvis ve Billie Halliday üzerinedir. Bo Didley'e 'Desire'da gönderme yapmıştır (Desire eski Bo Didley parçalarını araştırır.) B.B.King'le ve Bob Dylan'la birer şarkı çalar. 'All Along the Watchtower'ı yeniden yorumlar. Bütün bunları 'Rattle and Hum'da derler. Adı üzerinde, derleme olan bu yapıt bütünlükten yoksundur. Eleştirmenler bunu U2'nun kendi önemini rock büyüklerinden onay alarak kanıtlama çabası olarak alırlar. Ayrıca çok önemli bir eksiklik de, içerikdir. Oysa içerik U2 için yaşamsal bir özelliktir.
Üstelik uzunçalardaki siyasal başkaldırılar çözüm öne sürmediği gibi somut ipuçları vermekten de yoksundur. Yeşilci politika ile su katılmış bir karşı-rock tavrı içinde kıstırılmış kalmıştır. Kısacası bu uzunçalar bir iflastır.
Bu iflas özellikle U2'nun uzun Süre cevaplar peşinde koşmasıdır. Buna koşut olarak başarısı da Sürekli sorular sormasından kaynaklanır. Kimbilir ilk 45'liklerden '11 O'clock Tick Tock'ta sorduğu sorular yanlıştır belki de.
Amerika'yı çözmek istemelerinin yada açıkça Amerika tutkularının kaynağı ardı arkası kesilmeyen turneleride tanıdıkları Amerika'nın ikilemlerine karşı duydukları, tepkidir.
Bu tepki bu ikilemi sahiplenmeye iter U2'yu. Bu sahiplenme aslında günümüz tek kutuplu dünyasında dünyanın kaderini belirleyen bir ülke üzerinde olunca evrenselleşiveriyor ve önem kazanıyor.
U2, Amerika'ya gittiğinde, saf dinî inançların TV aracılığı ile nasıl sömürüldüğünü görüyor. Elvis'in iletişim dünyasında nasıl harcandığını görüyorlar, ikonlarından biri yıkılıyor, Amerika'ya 1980'de ilk gittiklerinde Lennon'un öldürülmesine tanık oluyorlar. Bütün bunların suçlusu yukarıda bahsedilen sanatçıları yaratan Amerika'dır. Bu ikilemi çözmek, çözmeğe çalışmak doğallıkla önemli. Ama beceremiyorlar. Sonuç, elde var sıfır.
Çünkü Amerika'yı Bono'nun da dediği gibi okul eğitimini tamamlanmamış U2 gibi kitlesel kültür kökenli bir grup çözemez, çağdaş sanatçılar bırakın çözmeyi, analiz etmekte bile zorlanıyorlar.
U2 en azından bunun ayırdına varıyor. Ve bir anda Amerika'yı bırakıyor. En azından bir Süre için yeşilci siyasetin açmazlarını, karşı-rock'un çıkmazlarını bir kenara itiyor ve Berlin'e David Bowie'nin Berlin üçlemesini yaptığı Hansa stüdyolarına gidiyorlar.
Bir başyapıt: 'Achtung Baby'
Büyük değişiklikler. İçerik ne dinsel temalara saplanıyor, ne siyasî manifestolar sunuyor, ne uyuşturucu bağımlılığı ile özel olarak ilgilniyor ne de Amerika'ya saldırıyor.
Bütünlük kadınlarda, günlük felsefede ve yine güçlü kadınlarda sağlanıyor. İçsel karmaşalardan uzak, tatlı, basitliğinden utanmayan, yenilik getirmeye özen göstermeyen ama son yeniliklerin arkasında kalmayan oldukça rahat bir uzunçalar. 1988-1991 ('Rattle&Hum'-'Achtung Baby') arası gelişen akımlardan haberdar oldukları açık. Sert endüstriyel ritmler, Manchester tınısını andıran sallanan ritmler, seksî, ağır ama kıvrak ve kaygan ritmler, 'One', 'So Cruel' ve 'Love Is Blindness'taki mükemmel vokalleri ile Bono'yu taçlandırırken 'The Fly', 'Zoo Station' ve 'Acrobat'ta karısından yeni ayrılmış The Edge gitarını istediği noktalara kadar haykırmakta kendini oldukça özgür hissediyordu.
'Who's Gonna Ride Your Wild Horses' bu uzunçalara ait değil ne yazık ki. Gerek havalı müzikal yapısı gerekse de çılgın atlardan sözeden şarkı sözleri ile yapıtın içtenliğine ve alçak gönüllülüğüne uymayan bir parça.
'Until TheEnd Of The World' ise belki de U2'nun her zaman yapmak istediği şarkıdır. Söylencesel bir müzik, kimi zaman dinsel (İsa'nın içkisinden içer) olabilen, kimi günlük felsefe yapan 'düşünmeyi bırakırsan, bu günlerde çok kaybedersin', kimi zaman güçlü kadınlardan sözeden, kimi zaman güçlü metaforlara yer veren, etnik izlere sahip korolarla bezenmiş bir başyapıttır. Wim Wenders'in aynı adlı filminin iletişim ağının küreselleşmesi ve bir uydunun patlaması ile tüm elektronik devrelerin bozulması konusu ile örtüşür, U2'nun yeni uzunçalarını çevreleyen gösterilerin bütünü. Bu bir rastlantı değildir. U2, şarkıyı bu film için yapmıştır. Bono ayrıca Wim Wendes'e daha önceki konuşmasından anlaşıldığı gibi hayrandır. Uzunçaların yapımcısı Brian Eno (U2, son Zoo TV'nin sahne video gösterilerinin arkasında da o vardır.) öte yandan gruba çağdaş sanatı tanıştırır. Siyasî bağlamdan çıkarır.
İşte bu anda U2, Amerika'ya daha rahat bakabilir. Sorular kesin yanıt istemez, sadece inceler, bu inceleme Amerika'nın gerçekte sadece bir iletişim ağları bütünü olduğunu gösterir, U2'ya.
'Zoo TV' turnesinde sahnede telefonla önce Bush'u arar, sonra konser sonrasında 4000 pizza ısmarlarlar. Konserlerin ortasında dev ekranlarda uydu kanalları arasında 'zapping' yapar. 'The Fly' sırasında yüzlerce kritik kelime ve cümle ekranlarda parıldar. 'Desire' şarkısı sırasında Las Vegas'lı bir dolandırıcı gibi (Las Vegas'a hiç gitmedim ama TV'dan tanıdığım tiplemeler uyuyordu) giyinip önce 'I Have Vision' (Kehanete sahibim) diye bağırır ve sonra ekler 'I Have Tele-vision' (TV'ye sahibim).
Böylece, çölleşmenin gerçek suçlusuna, TV ve insanları yalnızlaştıran (!) ve sığlaştıran iletişim (!!) araçlarına alaycı bir çıkış yapar.
Çünkü, kitlesel kültürün ürünleri, eğer yapabileceklerinin dışında bir görev üstlenirlerse, U2'nun Live Aid sonrası düştüğü ikileme kolayca düşebilir. Oysa tam olarak yapabilecek olduğunu, yaparak (U2'nun zaten bir parçası olduğu kitle iletişim ağlarının bütünün eleştirerek yaptığı gibi) ve zamanın ruhunu yaralayarak ('Achtung Baby'de olduğu gibi) ilerisi için çağın geçerli ve iyi bir aynası olma işlevini üstlenebilirler. Bu da artık, günümüzde çözüm bulmaktan çok daha önemlidir.
Öte yandan geriye bakıldığında U2'nun hiçbir zaman yalnız müzikleri ile değerlendirilemeyeceğini görüyoruz (İçeriksiz olan 'Rattle And Hum'da bile asıl önemli olan etiket ve isimler olduğu için onu da çıplak olarak tınısal açıdan değerlendirmek imkânsız). Özellikle 'Achtung Baby' konserleri, video clip'leri ve grup üyelerin demeçleri ile bir bütün olarak değerlendirilmeli. U2, İrlanda ve Amerika Süreçlerini geride bıraktıktan sonra, yeni bir dönemi –iletişim ağı evresi- yaşıyor. Bu yeni evre, diğerlerine oranla yere daha bir sıkı bassa da yalnızca diğer iki evre bile U2'nun kalıcılığını kanıtlar.
Kaynakça:
-Melody Maker, Rolling Stone ve Q dergilerinin bazı sayıları.
-Eamon Dunphy'nin Unforgettable Fire (U2) kitabı
-Rattle And Hum kitapçığı
-Dublin'de verilen Bednun Zoo Tv konseri
*New Order'in plak kapaklarında, tek bir yazılı açıklamaya yer vermeyen bu saflık anlayışı bir uzunçalarlarına verdikleri 'substance' adıyla en iyi tanımını bulur. Çünkü 'substance' maddenin tözü, cevheri demektir. Grubun ulaşmaya çalıştığı arılığı katıksızlığı simgeler.
Bullet in the blue sky
In the howling wind comes a stinging rain
See it driving nails into souls on the three of pain
From the firefly, a red orange glow
See the face of fear running scared in the valley below
Bullet the blue sky
Bullet the blue
In the locust wind comes a rattle and hum
Jacob wrestled the angel and the angel was overcome
Plant a demon seed, you raise a flower of fire
See them burning crosses, see the flames, higher and higher
Bullet the blue sky
Bullet the blue
Suit and tie comes up to me
His face red
Like a rose on a thorn bush
Like all the colours of a royal flush
Until The End The Of World
Haven't seen you in quite a white
I was down the hold, just passing time
Last time we met it was a low lit room
We were as close together as bride and groom
We ate the food, we drank the wine
Everybody having a good time
Except you
You were talking about the end of the world
I look the money, I spiked your drink
You miss too much these days if you stop to think
You led me on with those innocent eyes
And you know I love the element of surprise
In the garden I was playing the tart
I kissed your lips and broke your heart
You, you were acting like it was the end of the world
In my dream I was drowning my sorrows
But my sorrows they learned to swim
Surrounding me, going down on me
Spiling over the brim
In waves of regret, waves of joy
I teached but for the one I tried to destroy
You, you said you'd wait until the end of the world
(for Wim Wenders)
The Fly
It's no secret that the stars are falling from the sky
It's no secret that our world is in darkness tonight
The say the sun is sometimes eclipsed by a moon
Y'know I don't see you when she walks in the room
It's no secret that a friend is someone who lets you help
It's no secret that a liar won't believe anyone else
They say a secret is something you tell one other person
So I'm telling you... child
A man will beg
A man will crawl
On the sheer face of love
Like a fly on a wall
It's no secret at all
It's no secret that a conscience can somethimes be a pest
It's no secret ambition bites the nails of success
Every artist is a cannibal, every poet is a thief
All kill their inspiration and sing about the grief
A man will rise
A man will fall
From the sheer face of love
Like a fly from a wall
It's no secret at all
Oh yeah
It's no secret that the stars are falling from the sky
The universe exploding 'cos a one man's lie
Look I gotta go
Yeah I'm running outta change
There's a lot of things
If I could I'd rearrange
Sinek
Yıldızların gökten düştüğü bir sır değil
Bir sır değil dünyanın bu akşam karanlıkta olduğu
Güneşin bazen ay tarafından tutulduğunu söylerler
O odaya girince benim seni görmediğim gibi
Arkadaşın, sana yardım elini uzatan biri olduğu sır değil
Sır değil bir yalancının başkasına inanmayacağı
Başka birine söylediğin şey sırdır, derler
Öyleyse söylüyorum sana... küçük
Bir adam yalvaracak
Sürünecek bir adam
Aşkın mutlak yüzünde
Duvardaki bir sinek gibi
Bu hiç de bir sır değil.
Bilincin rahatsız edici olabileceği bir sır değil
Bir sır değil hırsın başarıyı yiyip bitirebileceği
Her ressam bir yamyam, her şair bir hırsızdır
Hepsi ilhamı öldürür ve şarkı söylerler kaygı hakkında
Bir adam yükselecek
Düşecek bir adam
Aşkın mutlak yüzünde
Duvardaki bir sinek gibi
Bu hiç de bir sır değil
Oh, evet
Yıldızların gökten düştüğü bir sır değil
Bir adam yalan söylediği için evrenin patladığı da.
Bak, gitmem gerekiyor
Evet, değişiklik şansım tükeniyor
Yapabilseydim, düzenleyeceğim
Çok şeyler var.
Dünyanın Sonuna Kadar
Seni uzun bir Süredir görmedim
Sadece zaman geçirerek beklemedeyim
Son buluştuğumuz yer bir odaydı loş ve basık
Ve biz gelinle damat kadar yakındık.
Yemek yedik, şarap içtik
Senin dışında,
Sen, konuşuyordun dünyanın sonu hakkında.
Paranı aldım, içkinden içtim
Düşünmeyi bırakırsan bu günlerde çok kaybedersin
Beni, o masum gözlerle sürükledin
Ve sürprizleri sevdiğimi bilirsin
Bahçede kaba bir adamı oynarken ben
Dudaklarından öptüm ve kırdım kalbini
Sen, sen davranıyordun dünyanın sonuymuş gibi
Rüyalarımda boğuyordum üzüntülerimi
Fakat üzüntülerim, onlar yüzmeyi öğrendi
Sararak çevremi, geçerek altımdan
Dökülerek rüyaların kenarından
Pişmanlık dalgaları ve neşe dalgaları içinde
Ulaşmaya çalıştım yoketmeyi denediğime
Sen, sen, dünyanın sonunu bekleyeceğini söyledin.
(Wim Wenders için)