Soysal DemirDönüş Yok her şeyden önce tartışılmayı fazlasıyla hak eden bir film. Ve ne yazık ki, filmin yarısında çıkanların film üzerine söyleyeceklerinin ve doğru eleştiriler, tespitler yapma ihtimallerinin çok azaldığını düşünüyorum. Çünkü Dönüş Yok tamamı izlendiğinde bir yere oturuyor. Bunu söylerken kimsenin filmden çıkma hakkını kullanmasını eleştirdiğim zannedilmesin, ancak Dönüş Yok seyirciyi oldukça zorlayan bir film ve filmin bütünü açısından bunun önemli bir anlamı var. Bunu ayırt edebilmek için tamamını izlemek gerekiyor.
Dönüş Yok'un şiddeti merkezine koyan ve seyirciyi sarsmak için onunla oynayan, bazı şık buluşlar ve zorlamalarla sansasyon yaratmayı amaçlayan bir film olduğu yolundaki eleştirilere katıldığımı söyleyemem. Aksine Dönüş Yok şiddeti merkezine yerleştiren, nedensiz bir şiddet gösterisi ve güzellemesi yapan bir film değil. Ortada, şiddeti de içeren daha temel meseleler var.
Aslında Gaspar Noe daha filmin başında 'Zaman her şeyi yok eder' cümlesiyle odaklandığı temel meselenin ipuçlarını veriyor. İlk duyduğunuzda bir adamsendecilik, bırakmışlık, nihilist bir tavır veya içi boş bir iyimserlik ya da iyi niyet düşüncesi çağrıştıran bu basit ve kuru cümle, bu söylenenleri kapsamakla birlikte daha ötesini ifade ediyor. Film ilerledikçe daha iyi kavrıyorsunuz. Film sizi sondan karşılıyor. Hem de ne karşılama, dakikalarca kendinize gelemeyeceğiniz, anlamlandırmakta zorlanacağınız bir giriş izliyorsunuz.
Yerinde durmayan, tek bir noktaya odaklanmayan kamera hareketleri, karanlık atmosfer, zevk ve acının harmanlandığı çığlıklar, inlemeler, bitmek bilmeyen öfke dolu arayış ve bu tempoyu daha da hızlandıran müzik izleyenleri adeta karanlık atmosferin, koşuşturmanın ve yaşanan gerilimin içine sokuyor. Fakat klasik aksiyon filmlerinde olduğu gibi olayla veya kahramanlarla özdeşleşmenize, filmin heyecanına kapılıp sürüklenmenize imkan tanımıyor. Çünkü Sürekli ne olduğunu anlama, olacakları kestirmeye çalışma uğraşı içindesiniz. Hissettiğiniz ana duygu rahatsızlık ve irkilme. Mideniz sizi dinlememeye, kalbinizin ritmi artmaya başlıyor, kasılıyorsunuz. Kameranın hızı ve yaratılan karanlık atmosfer yaşananların gerilimini fazlasıyla hissetmenize yol açarken uzun Süre oh deme fırsatını da tanımıyor. Film geriye doğru ilerledikçe sonuna tanık olduğunuz vahşetin nedenlerini kavramaya parçaları birleştirmeye başlıyorsunuz. Fakat kafanız hala yerinde değil, tıpkı filmin içindeki kahramanlar gibi.
Gelelim meşhur tecavüz sahnesine... Oldukça uzun Süren bu bölümde bu kez hareketli kamera yerini odaklanmış bir plana bırakıyor. Bunun kuşkusuz bir nedeni var. Böylelikle bir insanın özelde ise bir kadının başına gelebilecek en kötü olaylardan birinin sıkıntısına, azabına ortak oluyor, olayın vahşetinden kaçamıyorsunuz. Ve bunu cinsel objelere odaklanmadan, ruhunuz acıyarak izliyorsunuz. Tecavüzün bedenen olduğu kadar ruhen yaralayıcı olduğunu bilmenin ötesine geçiyor, hissediyorsunuz. Filmde, bu tür istenmeyen, ürkütücü, iğrenç olaylarla hiç beklenmeyen bir an da karşı karşıya kalabileceğinizi veya sevdiğimiz birinin kalabileceğini ürpererek anlıyorsunuz. Ve tüm bu yaşananlarda bir neden sonuç ilişkisi aramak ne yazık ki boşuna; olmadığı için değil; bir, işe yaramıyor, iki, sizi rahatlatan, tatmin eden bir anlam bütünlüğüne ulaşmıyor. Bu arada Monica Belucci'nin ve ona tecavüz eden adamı canlandıran Jo Prestia'nın oyunculuklarının muhteşem olduğunu da ekleyeyim.
Buraya kadar söylediklerimi okuyanlar haklı olarak 'hani şiddet ana tema değildi! Filmin şiddeti beyazperdeye nasıl yansıttığını ve bunun izleyici üzerindeki etkisini anlatıp duruyorsun' diyeceklerdir. Şu ana kadar filmin yarısından bahsetmiş durumdayım, yani filmin izlenmekten vazgeçildiği film arasına kadar olan bölümden. Aradan sonra giderek dinginleşen filmde kamera aşık bir çiftin, hatta üçlünün yaşamına çevriliyor. Film giderek arınıyor ve izleyenleri çok güzel bir kadının etrafında dönen bir aşk hikayesiyle karşı karşıya bırakıyor. Biraz önceki karanlık görüntülerin yerini modern bir ilişkinin etrafında şekillenen ilişkiler, orta sınıf yaşam şekli alıyor. Mutlu bir çift, eski karısına hala aşık eski bir koca... Elbette kendilerince sorunları var, ama yaşamaya değer duyarlı bir hayatları ve kendilerini seven insanlar ve tabi aşk.
Film sona doğru giderek anlattığı olay ve hikayeden dışarı çıkıyor, genişliyor. Ve şaşırtıcı denebilecek bir finalle sona eriyor. Yaşamda en tepelere çıkabileceğiniz gibi, bir an da yere de çakılabileceğinizi görüyorsunuz, hissediyorsunuz. Film bu duyguyu izleyicisine geçiriyor. Kendinizin, sevdiklerinizin başınıza gelmeyeceğini sandığınız, asla yapmayacağınızı düşündüğünüz, hep başkalarının yaptığını, diğerlerinin başına geldiğini okuduğunuz, gördüğünüz, tanık olduğunuz olayların sizin yaşamınıza olan yakınlığıyla yüzleşiyorsunuz. Gaspar Noe'nin filmde başardığı bir şey de ahlakçı bir tutum içinde olmaması. Örneğin kötünün cezasını bulması gibi (filmin başında öldürülen kişi tecavüz eden kişi değil, yanlışlıkla başka biri öldürülüyor, çoğu kişi bu hataya düşüp haksız biçimde filmi kaba, ahlakçı bir intikam filmi olarak eleştiriyor) bir yaklaşım içinde değil. Yine filmin sonunda Monica Belluci'nin tek başına parkta oynayan çocukları izlemesi, yaşamının nereden nereye geldiğini çağrıştırmaktan çok, tersine; sondan başa doğru ilerleyen filmde bir ileri gidiş hamlesi olarak Belluci'nin tüm yaşadıklarını atlatarak yaşamına devam ettiği biçiminde; dolayısıyla zamanın izleri yok etmek konusunda iki türlü işlediğine dönük bir işaret olarak da algılanabilir.
Özetle Dönüş Yok nasıl bir film, bir cümleyle anlatır mısınız diye sorulsa; yaşamın, aşkın değeri, şiddetin yakınlığı ve yok ediciliği konusunda hayli etkileyici bir film derim. Peki, bunu anlatmak için seçtiği yol ve hissettirdiği rahatsızlık abartılı, fazla sert veya yanlış mı? Noe böyle bir yol seçmemiş olsa bu kadar etkilenir ve tartışılır mıydı? Bence hayır. Çünkü tıpkı günlük yaşamımızda olduğu gibi konunun önemini, daha iyi bir dünya kurma gerekliliğini bu kadar gerçekçi ve insani nedenlerle hissedemezdik. Sadece aç, açık, eğitimsiz kalmamak için değil, yaşamımızı değerli, anlamlı, aşk dolu ve mutlu kılmak içinde de daha iyi bir dünyaya ihtiyacımız var. Bir biçimde bu dünyada yaratılan şiddet ve insani hayvanlıkla pek çok değerimizi, elimizdekileri yitirdiğimizde Dönüş Yok, ama yaşam hala devam ediyor, zaman akıyor, her şey değişiyor. Nasıl yaşamak istediğimiz sorusu ise ortada duruyor. Sizce de ortada tartışmaya değer bir şey yok mu?