Çetin ?an'Mösyö, üç hafta evvel, yaşantımızda az rastlanan fırsatlardan birinden faydalanarak, biraz dinlemek için bir sinemaya gittiğinizi yazmıştınız bana. Öylesine çok çalışıyor ve monoton bir hayat sürüyordunuz ki bir iki saatcik dinlenme bile büyük bir zevk veriyordu size.
Çarşamba akşamıydı. 'Bretanya Efsanesi' adlı bir film oynuyordu. Film yol kenarına yakın bir tepe üzerine kurulan manastıra gelen insanları gösteriyordu. Önemli olan kilise ve bu dindarların büyük bir sadakatle her yıl yerine getirdikleri ziyaretti, ama dikkatiniz başka bir şey üzerinde yoğunlaştı. Yol kenarında terk edilmiş eski tahta bir kulübe... Bu kulübenin tesadüfen orada bulunduğu, filmle hiçbir ilgisi olmadığı halde sırf kiliseye giden yol üzerinde olduğundan dekora ister istemez dahil olduğu belliydi.
Bununla beraber bu kulübede gördüğünüz anormal bir şeydi. Eski, katranla sıvanmış olan kapı tahtalarına el yazısıyla yazılmış olan şu harfler: V.D.G.G. Bu harfler sizin genç kızlık imzanızı teşkil eden harflerdi. Öylesine şaşırdınız ki, her şeyi bana anlatarak yardımımı istediniz...'
Peter mektubu katlayarak cebine koydu. Sekiz on adım sonra ağaç kümesinin ardında az önce farketmediği küçük kulübeyi gördü. Hava değişiklikleri nedeniyle tahtaları çürümüştü ve kapı üzerinde yazılı imzası yağmur ve güneşin etkileri yüzünden iyice silikleşmişti. Gittikçe heyecanlanıyordu. Sevdikleri, tanıdıkları ölmüş, beraberlerinde genç kızlık anılarıyla birlikte her şeyi götürmüşlerdi. Sonra yeni ilişkiler kurmamıştı ve ameliyattan sonrasını hatırlamak bile istemiyordu. Durum böyleyken anıları arasına karışan genç kızlık imzasını kim gelip de, ilk defa gördüğü topraklardaki sefil bir kulübenin üzerine yazmıştı. Kulübenin çevresinde başka yazı ve işaret görülmüyordu. Kapı basit, tahta bir mandalla kapalıydı. Mandalı kaldırırken harcadığı güç, bilek gücü değil, ruhi bir güçtü.
Kurumuş dudaklarından bir çığlık yükseldi, kapıyı açmasıyla. Kulübede bir erkek cesedi vardı. Cesetteki farklılık ise ilk bakışta göze çarpıyordu. Ölü erkeğin bir eli yoktu... Ceset yerdeydi ve başı kulübedeki tek tahta iskemleye dayalıydı. Ayakları kıvrılmıştı, elbisesinin cepleri boştu. İncelemeleri sırasında onu biraz oynatmaya çalıştığında başı yana düştü ve iskemlenin üstü açık kaldı. Birden sandalyenin üstünde bir tomar kağıt olduğunu farketti. Kağıtları derhal açtı ve elleri titreyerek okumaya başladı.
'1947 Eylül'ünün otuzuncu günü Londra'nın Hackney bölgesinde Mark Feld adında bir erkek çocuğu olarak doğmuşum. Evimizin önündeki verandaya oturduğumu hatırlıyorum. Okuldaki ilk günümde dayak yiyip eve kaçtım. Sonra iki gün boyunca da bu olay tekrarlandı. Ama üçüncü gün beni döven herifi dövdüğümde her şeyi düzeltiyordum...
Bir çetemiz vardı... oldukça serttik ,küçük bir çocukken bile bıçak taşıyordum. Adımız The Sharks'dı. 'Batı Yakası'nın Hikayesi'ndeki beyaz çocukların çetesinin adı gibi. Daha sekiz yaşındaydım ama sokaklarda koşuşup etrafa saldırırdık. Çeteden, onun bir parçası olmaktan hoşlandığımı hatırlıyorum.. Okulda Sürekli sorun çıkarıyordu. Matematiği umutsuzdu. Sonra daha büyük bir okula gittim. Bu okuldaki ilk günümde de tuvalette dayak yedim. Ama onları üst sınıflarda bir ağabeyim olduğuna ikna ettiğimde, bir daha bu konuda sorun çıkmayacaktı.
Sürekli kavgacı, sert, yani kötü çocuklarla dolaşıyordum. Tipik Doğu yakalılar... Niye onlarla olduğumu bilmiyorum.. Belki de biz yoksul sınıftandık ve benim onlardan başka şansım yoktu... Aslında çok tatlı çocuklardı ama kendilerini korumak zorundaydılar. Sürekli güvensizlik içinde yaşıyorlardı. Bir yıl sonra en iyi savaşçılardan biri olmuştum. Okulla aram giderek kötüleşiyordu.. neler istediğini okulda asla öğrenemezsin. Yavaş yavaş okuldan ayrılmayı düşünüyordum. Ailemin taşınmasıyla yeni bir okula gittim. Oldukça lüks bir okuldu ve benim bildiklerimden oldukça faklıydı. Zamanımın çoğunu arkadaş evlerinde geçiriyordum. Bütün gün siyah kahveler içip, plaklar dinliyorduk. Eski plakları, '78'likleri satan bir dükkan hatırlıyorum. Plakların yanında bir sürü, eski, tuhaf ve ucuz kitaplar da vardı. Oraya gitmeyi seviyordum. Her şey küf ve kasvet kokuyordu. Sonunda olanlar oldu ve okulu terk ederek Paris'e gittim. Korkuyordum. O şehirde pek çok şey öğrenip, okulun etkilerini üzerimden attım. Ne olacağıma karar vermiştim... Ceset' (1)
Bütün vücudu yeni bir titremeyle sarkılan d'Hamill, dehşetle kulübeden çıkarak dışarıdaki çimenlerin üzerine yığıldı. Kendine geldiğinde çoktan gece olmuştu. Yıllardır değiştirmediği ve Marsilya'dan özel olarak gelen sigarasını içip kendine gelmeye çalışırken eski günleri hatırlamaya başlamıştı bile.
Sekiz yaşındayken babasının ona aldığı küçük davulu, okuldaki müzik grubunu ve o grupta söylenen Helen Shapiro'nun yıllar sonra kazandığı ünü düşündü.
Küçük ve güzel bir çocuktu. Mod ortamının en şaşaalı günleriydi ve dönemin ünlü mod dergilerinden 'Town' onu kapak yaptığında.. (2) Bebek yüzlü parlak çocuk olarak her şey ne kadar da farklıydı. Bir dizide küçük bir rol bile almasına rağmen müzik onu daha fazla çekiyordu.
Sıcak yaz sabahlarında, ter içinde ve haykırarak uyandığında aklına gelen ilk şeydi; Paris geceleri. Salgıyla beslenen yamyamların şehrinde altı ay boyunca bir sihirbazla yaşamıştı. Ona birtakım şeyler öğreten bu adam aslında tam bir sihirbaz değil, bir sirk artistiydi, üstelik kendisine aşık olacaktı. Bu olayı ilk 45'liği The Wizard'da anlattı. Tüm bunlar onu kesmiyordu bir türlü. Gecenin öbür yüzünde yaşamayı istiyordu. Gün ışığının yeni neonların aldığı kulüpler, tütün, parfüm ve barut kokuları... Sahne adını Toby Tyler'dan Marc ('k' harfini niye 'c'ye döndürmüştü ki, belki Bogart etkisiydi) Bolan'a çevirdi.
Düşünceleri eski parlaklığına ve cesaretine yeniden kavuşan Peter, kağıttaki son cümleye tekrar bakmaya başlamıştı. Her harfin altına düzenli bir şekilde ökse otlarıyla orak remi yapılmıştı. Orakların altına da kırmızı ve siyah mürekkeple birer tabut çizilmişti. Geride hiçbir iz bırakmak istemiyordu. Ufak parçalar halinde yırtıp, esen rüzgara doğru savurdu kağıt parçalarını... Üstüne doğru ilerleyen kötü geçmişine bir uçuruma yuvarlanma tehlikesinden kaçar gibi davranmaktan vazgeçip, önünde açılan tehlikeli yolda sonuna kadar yürümeye ant içti.
Bu kararını EMI ile yaptığı ve başarısız olan demo görüşmeleri bile bozamazdı. Decca ile anlaşıp ilk 45'liği 'The Wizard'ı çıkardığında adı Marc Boland olarak geçiyordu. '65 Kasım'ında ilk kez bebek yüzü televizyondan göründü. Onsekiz yaşının deneyimsizliği altında 45'liğinin yokolup gitmesine fazla karşı çıkamadı. '66 yazındaki ikinci 45'lik 'The Third Degree' aynı kaderi paylaştı. Eleştirmenlerin beğenisine rağmen, popüler kanallar için çok başarısız bulunuyordu.
Pek çok insana göre genç bir yumurta sayılabilirdi ama, iki elinin parmaklarından daha çok ölüm görmüştü ve ne yapması gerektiğini biliyordu. The Yardbirds'in menajeri olan Simon Napier-Bell'ın yapımcılığı altında üçüncü 45'liği 'Hippi Gumbo'yu EMI'den piyasaya sürdü. Bu sefer de düşmanları güçlü çıkmıştı. Şehrin temizlenmesinden başka çare yoktu anlaşılan. Bir hafta içinde onaltı kişi öldü. Daha ölmesi gereken pek çok insan vardı. Şehri bir kan dalgası kaplamıştı.
Televizyon çekimlerinde karşılaştığı Marshall H. Adlı siyahi gencin etkisi altında kalmıştı ve içinde doğan 'gitar hero' tutkusunu engelleyemedi. Elektro gitarını eline alarak yağmurun ortasına dalan Bolan, meşhur mavi yağmurluğun yakalarını kaldırarak, Güney Londralı bir oluşum olan John's Children'a katıldı.
Sıkıyönetim ilan edilmişti artık ve şehir eskisi gibi kokmuyordu. Bizim ihtiyar şef rapordakilere inanmadı elbette. Pekçok kanunu çiğneyip, epey kemik kırmıştım ama '67 baharına gelinmişti ve psychodelic hippi tripleri iyice revaçtaydı. Davulcu Colin Townson, bascı John Hewlett ve vokalist Andy Ellison'un varlığıyla 'John'un Çocukları' döneminin en kötü topluluklarından biri haline geldi.
Bu dönemi hatırlayanlardan biri olan vokalist Andy (3), kilise bahçesine gömdüğü güncesinde 'Marc, gitarını kafasının üstünde tutarak 20 dakika boyunca feedback yapardı. Bu olay ise davulcu ve bascıyı iyice sinirlendirdi. Sonra da gitarını ve amplifikatörünü çelik zincirlerle kırbaçlardı' diye yazmıştır. Diğer belgelere göreyse grup, Who'nun üvertürü olarak çıktığı Almanya konserinde bir parça olsun ilgi çekmeyi bilmişti. Çünkü içkili olarak çıktıkları Nürnberg'deki bir konserde 'Heil Hitler' diye bağırmayı ihmal etmemişlerdi. Bu olayın ardından Who'nun menajeri olan programdan çıkardıysa da pek bir şey değişmedi. Çünkü Marc aynı grupta çok az kazanıyordu ve bestelerini –'Desdemona' gibi grubun ne hale getirdiğini alamıyordu...
Peter, her şeye rağmen tüm olayları bir mantık zincirine yerleştirmeye çalışıyordu. Dünyada onca insan varken niye onun başına geliyordu tüm bunlar. Omuz kasları gerilimin yükü altında sızlamaya başlamıştı bile. Aynı anda arabısnadn çıkan deli de acıyla yere kapaklandı. Bir üçüncü ok arkalarından yetişip sırtına saplanmıştı.
Gecenin sonlarına doğru yağmur iyice hızlanmıştı. Sonuca yaklaştığını hisseden Marc, köşedeki tütüncüden alışveriş yaptıktan sonra sokağın taşlarına uzun Süre baktı. Sonunda grup kurmak için, 'Melody Maker' dergisine ilan verebilmeyi akıl etmişti. Adını bile bulmuştu: Tyrannosaurus Rex... sokaklarda yaşamış en büyük hayvan... on iki metre boyundaki dinozorların kralı.
Yatağından eğilip ahizeyi eline aldığında Bolan, kendisini arayan ilk müşterinin sesini duydu: Steve Peregrine Took –perküsyoncuydu-. Marc'ın elinde yalnızca ucuz bir akustik gitar kalmıştı ve böylece dünyanın en ucuz ikilisi kuruldu. John'un Çocukları'yla yapılan üç başarısız 45'liğin ardından –grubun cesedi şehrin lağım çukurlarından birinde '67 Eylül'ünde bulunmuştu- bebek yüz Bolan, yeni çıkışını arıyordu. '68 Şubat'ında tüm gazeteler, ihtiyar Tony Visconti'nin yapımcılık kanatları altındaki ikilinin EMI''e bağlı Regal Zonophone şirketiyle anlaştığını yazıyordu. İşlerin bu kadar hızlanması sinirlerimi iyice geriyordu doğrusu. Artık Sam bile iyi çalamıyordu.
Mart ayının sonlarına doğru ikili bu kez de Donovan'ın uvertürü olarak Albert Kraliyet Holü'nde verilen bir yardım konserinde görüldüler. Artık çevrelerindeki çemberin iyice daraldığını hissediyordum.
Mayıs '68'de ikilinin ilk 45'liği 'Debora' listelere alt sıralarda bile olsa takılınca Bolan'ın John'un Çocukları için yazdığı parçalardan oluşan ilk albümleri ki, polis kayıtlarına en uzun isimli rock albümü olarak geçecekti, yaz geldiğinde İngiliz listelerine giriverdi.
Watson'a göre bu onların en verimli yılıydı. Londra, radyosunun uçuk isimlerinden John Peel onların parçalarını çalıyordu. Yazık ki, satış durumları kötüydü. Kanunla başları dertteydi ve içki yasağının en karanlık günleri yaşanıyordu. Millet Hendrix, Floyd, Cream gibi vitrin gruplarına takılıyordu. Folkçular ise, Bolan'ın tınıları yeterince geleneksel değildi... Watson'ın son cümlenin altını çizdiğini belirtmeliyim.
Aynı '68 yılında Bolan, bir başka herifin elinden alacağı June Child ile tanıştı. Onun hakkından gelmesi için bir aşk şiiri ve 'Sizinle konuşmalıyım, size aşığım' notu yetmişti. Uzun Süredir beraber olduğu adamı Bolan için bırakan June, ondan beş yaş daha büyüktü ama Bolan'ın menajeri oldu ve başarısında büyük rol oynadı. Watson'ın gözleri daha ne kadar okuyacağını bilmediği bu kağıt yumaklarının ardında iyice kapanıyordu. Masanın üzerine yuvarlanması an meselesiydi...
Üçüncü albüm 'Unicorn', gerçek anlamıyla bir çıkıştı. İlk ikiye göre daha psychedelic bir çalışmaydı ve garip enstrümanlar kullanıldı. Yaz aylarında piyasaya sürülen 'King Of the Rumoling Spires', Bolan'ın ilk kez elektro çaldığı 45'likti.
'Evet, Mösyö. Marc bir rock yıldızı olmak istiyordu. Amerika turnesi bu iş için çok uygundu ama fiyaskoyla sonuçlandı. Bu arada Steve de uzun Süredir meylettiği LSD'nin seçkin adamlarından biri olmuştu. New York'da bir konserlerinde soyundu ve birkaç alet parçaladı. Bunun üzerine June ve Marc ülkeye birlikte dönecekti.'
June, Michael Norman Finn diye birini tanıyordu. Gerçi adam konga filan çalmıyordu ama yakışıklıydı. Her şeyi kendisi yapmak isteyen Marc içinse hava hoştu. Yeni ikilinin ilk üretimi 'By the Light Of the Magical Moon' listelere bile giremedi.
Baharda çıkarılan dördüncü albüm elektro gitarın dönüşüyle birlikte rock tayfasının biraz olsun hoşuna gidebilmişti.
'70 Ağustos'und rock tarihinin kayıtlara geçmiş en ilginç olaylarından biri gerçekleşir: Bolan, Visconti, Bowie ve Wakeman adlı dört maceraperest Dib Cochran and teh Earwigs adıyla bir 45'lik çıkardılar. 'Oh Baby' adındaki bu 45'lik zamanında olmasa bile şu anda koleksiyoncuların gözbebeklerinden biri olmuştur.
Yılın sonlarına doğru Visconti, yeni bir numara daha tezgahlar: Yapımcılık çalışmalarını Regal'den Fly Records'a aktarmıştır. Visconti'nin yanında sürüklenen Bolan, yapımcısının ısrarlarına daha fazla dayanamayarak grubunun adını T.Rex olarak revize ederken 'Ride A White Swan' ile Ekim 1970'lerde listelerde ikinci sıraya yükseliverir.
İş iyice büyüyordu. Deneyimli çakal ünvanını 23 yaşında yakalamış olan Marc, daha profesyonelce bir konser tınısı için grubunu kalabalıklaştırmaya karar vermişti. Arasıra Visconti ile çalışmış olan bascı Steve Currie, Legend adlı gruptan gelen, davulcu Bill Legend –gerçek adı Bill Fifield- ikiliye eklendi.
Peter'in ruhu büyük bir heyecanla kabardı. Günlük yaşantıyı sayfaları arasında ebedileştiren bu yazıları okudukça kendini Maguennoc'un sihirli çiçekleri gibi tatlı ve rahatlatıcı hissediyordu. Sokaklarda bağrışan çocukların sesi onu kendine getirdi. Her zaman olduğu gibi güne sigarası bitmiş olarak başladığı için kendine lanetler savuruyordu.
Düşmanın iyice sıkıştığını hisseden Marc, öldürücü darbeyi vuruyordu. Konser ücretlerini indirmesinin ardından ortalığı ondörtlük kızlar ve entel takılan öğrenciler dolduruvermişti.
Gazeteler, onun hakkında kesilen ahkamlardan geçilmiyordu. Eleştirmenler yeni yolunu hiç beğenmemişlerdi. Müziğini primitif buldular. Bir Almanın dediği gibi blues, daha da primitifti ama 'fakir zenci' muhabbeti yüzünden dokunulmazdı. (4)
'71, keseyi doldurma yılıydı. 'Hot Love', 'Get It On', 'Jeepster' liste başlarına tırmanırken, şöhret esas çocuğumuzun da canına okumaya başlamıştı bile. Diğer rock yıldızlarıyla yaptığı arkadaşlık, Bolan'ı kokain yataklarına uzatırken, karakter değişimini hızlandırmıştı. Peel ve Visconti başta olmak üzere çevresindekileri çok kırdı.
Para ve şöhretin kokusu, şehrin her tarafından Marc'ın üzerine doğru geliyordu. Yorucu gecelerin ardından Fly Records'dan 'Jeepster'i izinsiz bastığı için ayrılıp EMI ile anlaşırken T.Rex Wax Co. Adlı kendi plak şirketini de kurdu.
İngiltere ortamının yeni yapılanmasının ardından Amerikalı gençlerin de meseleye uyacağını düşünen teorisyenler, Bolan'ı yeni zaferlere hazırladılar. 'Get It On', parçasının adını 'Bang A Gong' yaparak –' 71 yazında Chase adlı grubun aynı isimli hitinin çıkarabileceği karışıklığı önlemek için ismi değiştirmişlerdi- listelere gazlandı. On numaraya kadar yükselen parça, şarkıcının bu ülkedeki en büyük hiti olarak kalacaktı.
'72 Mart'ında Wembley'deki Kraliyet Havuzu'nda verilen iki kapalı gişe konseri rock dünyasının en şanslı davulcusu olan Ringo Starr, filme çekiyordu. Apple şirketi için yapılan çalışmaya 'Born To Boogie' adı verilmişti ve Aralık ayında Londra'da vizyona sokuldu.
Mahmuzlarını yeni sanatsal yaklaşımlarla temizleyen Ringo, 'The Slider' albümünün kapak fotoğraflarını bile çekiverdi. Scotland Yard'a göre dört gün içinde yüzbin kopya satılmıştı. Bu arada ilk dönem çalışmaları yeniden piyasaya sürülüp liste işgali başarıyla büyüyordu.
Bebek yüz Marc, artık genç kızların rüyalarındaki prens haline gelmişti. 73 yazında turneler için Jack Green, gitarist olarak grubu katılır. Üç kişilik bir geri vokal ekibi toplayan Marc, bu kızlardan Gloria Jones adlı siyahi olanıyla daha yakından ilişkiler kuracaktı.
Ama Jones, hem şarkı yazarı hem prodüktör hem de soul şarkıcısıdır. Gloria, Bolan'ın June ile evlendiğinden beri ilk macerası değildi ama bardağı taşıran damla oldu.
Ağustos'da ülkesinde, 'Blackjack' adlı parçayı Marc Bolan and the Big Carrot adıyla yayınlar. '74 başlarken yaşamı daha da hızlanmıştır. Legend'in yerine davula Davy Lutton girer. Gloria Jones, sahnede klavye çalmaya başlamıştır. 'Zinc Alloy' albümünü ardından Bolan Visconti işbirliği dağılır. Bir Süre için vergilerden kurtulabilmek amacıyla Monte Carlo'ya kaçar...
'66'da yaptığı demo kayıtları 'The Beginning Of Doves' adıyla piyasaya sürülür. Finn ve Green gruptan ayrılırken Dino Dines klavyeci olarak katılır.
Giderek hızlanan olaylar, Bolan'ın kontrolü kaybetmesine yolaçıyordu. Artık duruma müdahale etmenin zamanının geldiğini düşünerek, gecenin içine daldım. Dumandan gözgözü görmeyen leş gibi odanın en garip noktasında Gloria ile Marc'ın oğlu Rolan'ın '75 Eylül'ünde Londra'daki doğum resmi duruyordu.
Tüm karmaşaya rağmen Bolan iyimserdi. En uzak arkadaşına söylediği şu sözler, efsaneler arasında kaybolup gidemedi: 'Bir rock yıldızı beş yıl dayanır. Benim altıncı senem... Bir on yıl için de hazırım...'
'76 yılında Bolan'ın grubu artık stüdyo müzisyenlerinden oluşuyordu. Ortalıkta kaynayan punk kokusunu aldığında çocukluk günlerinin sokaklarına dönen Bolan, The Damned'ı bir konserinde uvertür olarak kullanır. Generation X ve Hot Rods gruplarını TV'ye çıkarır. Punk'ın ünlü ismi Sıçan Scabies için o 'The Goodfather Of Punk' olarak anılmalıydı.
'77 yazında Record Mirror adlı haftalık dergide köşeyazılarına girişti. Marc adlı bir de TV şovu vardı ki David Bowie abimizle bir gösteride birlikte düet patlattılar.
'Evet, Mister d'Hammill, olaylar düğümü sabaha karşı beşte Londra civarındaki bir trafik kazasında çözülecekti. 16 Eylül 1977 günü, Bolan ve eşi, bir gece kulübünde uzun ve sert bir gece geçirdikten sonra 'Ride The Snake' konumundaydılar. Aracı Gloria kullanıyordu. Yoldan çıkılıp bir ağaca bindirildi. Gloria zor da olsa durumu atlatıyordu ama Marc, otuz yaşını göremeyecekti. Şuna tamamen inanın efendim, cesedi oldukça yakışıklıydı. Geride kalan son kanıt olan Steve Peregnine Took, 27 Ekim 1980'de asphyxiation –sözlüğe bakın lütfen- sonucu öldü...
'işte böyle bayım. Görevim böylece tamamlandı. Ama bu bilgileri elde edinceye kadar ne büyük birgüç harcadığımı, ne akla gelmez zorlukları yendiğimi bir bilseniz, ve sizden isteyeceğim beş yüz franklık gibi az bir ücretin gülünçlüğünü takdirinize bırakıyorum... Saygılarımla...'
Notlar:
1)Tüm olayların ardından Jandarmalar ve köylülerle yeniden kulübeye dönüldüğünde ceset yokolmuştu.
2)Mod muhabbetleri için bkz. Stüdyo İmge sayı 4. (Muharrir: Murat Beşer)
3)Bu Andy, yıllar sonra Camel grubunun oluşumunda yeniden vizyona girecekti.
4)Bu konu, üzerine sayfalarca yazıyı kurtarabilir.
•Bir önceki sayıdaki Badluck yazısında, sevgili kalem arkadaşım Hilmi Tezgör'ün adı 'kötü şans' yüzünden Murat Ertel olarak verilmiş, yine Hilmi nam-kafirin, Almanca metinlerin çözümünde büyük yardımı geçmiştir. Hakkını ödeyemem.
•Maurice Üstad... Beni affet.