Festivallerin ardından küçük bir sorgulama....
Stüdyo İmgeKüçük bir sorgulama... Evet, yapmak istediğim bu; bir an için durup düşünmek ve sorgulamak. Uzun Süredir ruhumu kemiren, sıkıntısı duyduğum şeyleri yüksek sesle tartmak, tartışmak. Bu tartışmanın tanığı ve dilerseniz bir parçası olmanız için (bunu özellikle diliyorum) sizlerle paylaşmak istiyorum. Aslında uzunca Süredir kafamın içinde evirip çevirdiğim meseleleri tartışmak için beni ateşleyen Caz Festivali oldu. Gelin en iyisi oradan başlayalım:
Müzikle aram hiçbir zaman çok sıkı fıkı olmadı. Bu yüzden iyi bir kulağa ve müzikal bilgiye sahip değilim. İlk gençlik yıllarımdan beri rock'a kendimi daha yakın hissettim ve görece bu müzik türünü daha iyi takip etmeye çalıştım. Cazla tanışmam ise daha sonralara rastlıyor ve şöyle bir dönük baktığımda ele avuca sığacak bir yakınlığı, Sürekliliği de ifade etmiyor. Anlayacağız, müzik yazarı olmadığım gibi, iyi bir dinleyici de sayılmam. Ancak elimden geldiğince konserleri takip etmeye çalışıyorum (eh mesleğimin de bu konuda bana bazı olanaklar sunuyor doğrusu). 20 Temmuz'da sona eren Uluslararası İstanbul Caz Festivali bünyesinde gerçekleşen Açıkhava konserlerinin ikisi dışında tamamını izleme şansı buldum. Doğrusu oldukça 'keyif' aldım, ancak konserler boyunca beni içten içe huzursuz eden bir şey yakamı bırakmadı bir türlü. Sanırım bu huzursuzluğumun yukarıda kullandığım (kıllandığım diye de okuyabilirsiniz) 'keyif' kelimesi ile yakından ilgisi var.
Aslında konserlerle ilgili izlenimlerimin böyle bir yazıyı yazma ihtiyacı hissetmemle yakından ilgisi var, ancak fazla uzatmamak için bunu başka bir yazıya bırakıp konuya daha doğrudan giriyorum.
Sırasıyla izlediğim Simply Red (doğrusu grup ve yılların eskitemediği grubun lideri, solist Mick Hucknall çok iyiydi), Jane Birkin (Doğu motiflerinin ve bizim için hayli tanıdık ritimlerin hakim olduğu konser de Jane Birkin'in sesi güçlü ve etkileyi olmaktan çok duygusal, iddiasız ve sevecendi. Çok benim tarzım olmasına rağmen sevenleri açısından oldukça iyi bir konser olduğunu söyleyebilirim. Beni şaşırtan ise konser öncesi ve sonrasında bir an da ortalığı saran Jane Birkin hayranlığı oldu), Marcus Miller (gerçekten büyük bir virtiöz), Mercedes Sosa (dünya gözüyle görebildiğime çok mutluyum), İbrahim Ferrer - Buena Vista Socila Club (tek kelimeyle muhteşem bir konserdi) ve Ornette Coleman (popülerlikten uzak duran ve ödün vermeyen girzgahlı müziği izleyenleri hayli yordu) konserlerinden genel olarak çok büyük zevk aldığımı söylemeliyim. Ancak toplamında, son yıllarda başka birçok etkinlikte çok daha baskın bir şekilde, hissettiğim bir ruh hali beni rahatsız etti. Sanki salona; müziğin ve festivale her biri ayrı bir doku katan konukların taşıdıkları değer ve bunun yarattığı auro ve hazdan çok, bugün başka pek çok biçimde karşımıza çıktığı gibi, genel olarak ne ifade ettiği anlaşılmayan bir eğlenme güdüsü hakimdi.
Elbette eğlenmek müziğe fazlasıyla içkin, hatta bir anlamda müziğin temeli. Ama bu temelin içinde devinen bir yaşam formu, kültür; kısaca değerler bütünü (lütfen ahlakçı bir tutuculuk sergilediğimi düşünmeyin) var. Bir şeyi değerli, eğlenceli veya yaşanır (illa faydalı, iyicil olması da gerekmiyor) kılan şey yine kendisiyle, kendi oluş ve varlık Süreci ile kendi dışındakilerle kurduğu ilişki ile şekilleniyor. Sanki bu dizgi son sıllarda iyice bozuldu. Artık herşeyi önceden bir takım kodlarla tanımlıyor gibiyiz. Konsere eğlenmek için gidilir, film eğlenmek için izlenir, eğlenmek için gezilir, eğlenmek için okunur, eğlenmek için sohbet edilir vs...
Evet bu saydıklarımın hepsi eğlenmek için 'de' yapılır. Ama sanki artık tüm yaşamın amacı bu gibi 'eğlenmek'. Parasını bastırıyorsak, bir şey yapıyorsak karşılığını mutlaka alacağız 'EÄLENECEÄİZ'.
'Postmodern' çağ da parçalara ayrılan anlamlar ve yaşamlarımız size de giderek sığlaşıyor, bir tür oyundan ibaret hala geliyor gibi görünmüyor mu? Ortalığa saçtığımız milyonlarca şeye rağmen sanki yaşamlarımız hızla daraltıyor. Sanki ruhumuzda bizi içten içe rahatsız eden garip bir vüris yayılıyor...
Not: Geçen ay açtığım popüler kültür tartışmasına bu sayıda devam edeceğimi vaad etmiştim. Aslında bu yazıda popüler kültür konusunu kapsıyor ancak onun üzerine kurulmuş bir yazı değil. Sözümü bu sayıda yerine getiremediğim için özür diliyorum, önümüzdeki sayıda sözümü tutmaya çalışacağım.