Murat Be?erBİR PERFORMANS SANATÇISI
Performans sanatı, '60'ların Happening'i gibi sanatçıyı, sanatını yapma Sürecinde tanımlayan bir araçtır. Laurie Anderson, muhtemel olmayanı başaran plak, genç bir performans sanatçısıdır. Amerikan avangard müziği ve tiyatrosunun ileriki evresi olarak adlandırılabilecek bir yerde konumlanan Anderson'ın çalışmaları, bu cephenin ileri yapıtlarıdır. Şarkıcı, yazar, kemancı, dramatör, yönetmen, şair heykeltraş Anderson, günümüz avangardını çalışmalarına başarıyla taşıyor. Sanat eleştirmenlerine yalnız bunu değil, performansı ile kompozörlük arasındaki ayrımları yıkıp geçtiğini de kabul ettirmiş durumda Kompozisyonlarını orkestraya uygulamak için, teknoloji ve medyanın olanaklarından faydalanıyor. Enstrümanları yalnızca kemanı değil, sesi, yüz ve vücut imleri (gesture), video prodüksiyonları ve kaydedilmiş seslerdir. Tüm bunların yanısıra ses ve ışık efektlerinden elektronik olarak üretilebilecek her türlü ses onun malzemelerinin kapsamına girer. Bu kadar ögeye rağmen müziği, melodik yapı olarak bakıldığında, kısa Süren güçlü tekrarları, tonal malzemeleri, açık ve sert kaçan metinleriyle, minimalist olarak tanımlanabilir.
Anderson'ın seçkin izleyicileri, onun çalışmalarını John Cage, Karl Stockhausen, Steve Reich ve Philip Glass'ın yanına koyuyorlar. Avangard bestecilerin kullandığı tekniklerden evrilterek türetilen deneysel sanatın Sürekliliği içinde bir yere oturtuluyor. Rock, Free Jazz ve yaşayan tiyatronun varolan biçimsel-doğal zenginlikleri de bu tekniğin içinde. Ne var ki, Anderson'ın popüler başarısı, tam olarak sürdüregeldiği eski vodvil geleneklerini, onların epizodik ve esnek yapılarını kendi hikaye anlatımı ve medya kullanım teknikleriyle başarılı bir şekilde kaynaştırmasında gizli.
KİŞİSEL TARİH
Laurie Anderson 1947'de Illinois'de doğdu, büyüdü. Köklü bir ailesi vardı, iyi eğitilmiş. Müziğe duyduğu yakınlık, olgunluk dönemine damgasını vurdu. Chicago gençlik orkestrasyonda keman çaldı. Bu enstrümanda uzmanlaşması, sanat tarihi ve heykel konusunda derece yapmasının sonrasına rastlar. Hocalarından biri kavramsal sanatçı Sol Levitt'di. Anderson'ın ilk görsel çalışmaları, post-minimalizm ve post-conceptualizm (minimalizm sonrası ve kavramsalcılık sonrası) içinde kalan örnekler olarak sınıflandırılabilir. Sanat tarihçiliği ve eleştirmenlik gibi işlerin ardından, birara öykü yazdı ve öykülerini cadde köşelerinde, şehir kaldırımlarında ve Manhattan'daki galerilerden birinde sergiledi. Bu döneminde otobiyografik referanslar çalışmalarında baskındı. Fakat herhangi bir tarz üzerinde yoğunlaşmayı reddediyordu. Performanslar, kitap çalışmaları, filmler, fotoğraf metni çalışmalarında bulundu, şarkılar yazdı, galericilik yaptı. Şovlarında kullandığı heykelleri kendisi yaptı ve giderek yavaş yavaş performans sanatçısı olarak belli bir ün kazandı.
Anderson her zaman öyküler anlatır. Kaynağı şudur: 1947'de Illinois'in Wayne'inde sekiz çocuktan biri olarak doğan Anderson o günleri tüm ailenin akşam yemeğinde birbirlerine hikayeler anlattığı, kostümler içinde oyunların oynandığı zamanlar olarak anıyor. Anderson klasik kemancı olarak yetişti. Nedeni, taşınabilir olması ve genelde insan sesine, özelde de kadın sesine en yakın alet olmasıydı: 'Ben onunla anlatmakta çaresiz kaldığım pek çok şeyi dile getirebilirim.'
SIRADAN BİR AVANGART DEÄİL
Onun çalışmaları umutsuzluk, yabancılaşma hisleri verir insana. Performansında özel bir yoğunluk, son derece hassas, kırılgan –Edith Piaf izleri- bir yapı vardır. Performans aletleri de kendisini 'Alice Harikalar Diyarı'ndaki çocuk gibi neşeli göstererek çelişkili bir hava içerir. Anderson ilk dönemindeki hikaye anlatımı kurmaca öyküler (parable) şeklinde gelişti. Son olarak aldığı şekilde Amerikan popüler kitle kültürü ve başlıca temaları olan aşk, para, iktidar ve hareket, panoromik ve içiçe geçmiş bir biçimde bulunur. Sunumundaki tüm karmaşıklığa rağmen, performansı açık ve içtendir. İçinde izleyicinin rahatça gezinebileceği açık bir alan yaratılmıştır. 'Dogmatik ve didaktik olmaktan ürktüm. Çünkü benim üzerinde çalıştığım temalar, oldukça toplumsal, politik ve ekonomik sorunlar.' Ne var ki, ele aldığı konuların ciddiyetine rağmen, Anderson bu konuları ciddi bir noktaya vardırmadan hafif meşrepleştiriyor. Olan bitenler karşısında net bir tablo sunmuyor, uçları açık bırakıyor.
Önce sanat dünyası gettosunun sınırlarının aşılması gerektiği ve bir avangart sanatçının bunu aşarak kendini nasıl kabul ettirdiğine bir bakalım: Laurie Anderson bu açıdan iyi bir örnektir. Çünkü, o, bir avangart sanatçının kitle iletişim araçlarını, sanatsal özü yitirmeden sanat yapabilme yolunda kullanarak izleyiciye nasıl ulaşabileceğini göstermiştir. Anderson avangart sanatla popüler olma konusunda ilginç bir arketiptir, kendini sıradan avangartlıktan buraya taşımıştır.
Sorunların inatla üzerine giden veya psikolojinin ve sodominin en çetrefilli sorunsalını irdeleyen, Amerika'nın zeki orta tabakasının bir bölümünün müzikten etkilenim biçimlerine karşın, temelsiz veya sıradan birçok olgu aracılığıyla kendisini yakından izleyen insanların toplumda bir yer edinme uğruna yaptıkları çalışmaları etkiler. Tıpkı Violent Femmes ve Talking Heads'de olduğu gibi Laurie Anderson da rock ve pop'a dayalı düşüncelerden kaynaklanan yaklaşımın yapı taşlarının mükemmelliğe ulaşmasında eksik bulunan birçok noktayı açığa çıkarmıştır.
1962'de Anderson'ın sanat çalışmalarında oluşan mini-retrospektifi Londra ICI sanat okuluna sergilendi. Anderson'ın İngiltere'de bu sergiyle tanınması, yalnızca mass-media içinde sanatsal çıkışa değil, müzikteki bir başarıya da işaret etti. Daha da ironik olan bu ünü perçinleyen şeyin, Melvyn Breagg'ın Anderson'la yaptığı bir interwiev ve Video Show olmasıydı. Sadece ICI'daki sergisinden yola çıkarak değerlendirecek olursak, kavramsal sanatlar içinde onun çok daha önemli olmayan bir sanatçı olduğunu söylemek herhalde yanlış olmaz. Fakat dikkat edilmesi gereken sıradan olmayan şarkılar, sanat galerilerinin sergilemekte zorluk çektikleri, Live performansları ve deneysel şovlarıdır.
BİR GARİP MÜZİKAL KARİYER
Anderson yıldızlarına oranla daha geç elde etti. İlk büyük çıkışı 8.5 dakikalık 'O Superman' single'ıyla oldu. Single, İngiltere'de iki numaraya yükseldi, 280.000 sattı, tüm danyada toplam satışı 800.000.'e ulaştı.
Laurie ilk atılımını gerçekleştirdiğinde herkes ona 'O! Superman Laurie', 'One-Hit-Wonder' gibi yakıştırmalarda bulundu. Kısa soluklanmayla yabancılaşan Anderson'ın sesinde bireysellikten uzak bir sakinlik karışıyordu. Şaşırtıcı yaklaşım ve güzellikten uzak eudipal, teknokratik yapılara uzaman zekice yaklaşımlar bulmak mümkün. 'O Superman'e bakın:
Her yerde şiddet var; çünkü sevgi kalmadı.
Her yerde Ana; çünkü adalet kalmadı
/Selam Ana!
Ana beni uzun kollarınla sar
O petrokimyasal kollarınla. Askeri kollarının
/içinde).
O zamanların Wave / Synth / Cool dönemlerinden kalma bu hit parçalar sanatçıların çalışmalarına esin kaynağı oluyordu.
Bu başarı onun Warner Bros'la çalışmasına neden oldu. Aynı yıl 'Big Science' adlı albümünü kaydetti. Albüm üretimiyle birlikte görsel sanat malzemelerini ve teatral performans fragmanlarını buluşturarak, üretim kanallarını genişletiyordu.
Rock müzik kalıplarına sağmayan Anderson'ın ilk plağı 'Big Science'da minimalist, sıradan, serserice, tulum ya da gayda ile işlenmiş Art-rock temaları, zorlamasız bir fon müziği, rustik bir caz teması, bu temaya koşut Almanca paranormal konuşma seslerine dayalı etkiler görmekteyiz. Bir kez el şaklamasının ardından, Anderson'un konuşması ve güzelce biraraya getirilmiş uzun Süre akılda kalabilen melodik çeşitlemeler…
'U.S. LIVE' BİLİM VE EDEBİYAT İLE MÜZİÄİN ARASINDA
Lou Reed, feedback üvertürü 'Metal Machine Music'i yayımladığında, artistik elitizim yapmakla suçlanmıştı. Reed'in kendisinin de kabul ettiği üzere, herkes için yapılmış bir albüm değildi, farklı bir dünya sunuyordu. Neyse ki, ayrımcılıkla elitizm arasında bir farklılık her zaman vardır. Kendini seçilmiş bir kaç insana sunan bir çalışmayla, kendi özünü sunan çalışma arasında farklılık vardır. 'Metal Machine Music'in inanılmaz dar biçimi, kendisini yalnızca bu işe adayanlar için bir çalışma olduğunu gösterdi. Reed'in müziği genel olarak kendisi gibi olanlar için konuşuyordu. Şayet bu durumu 'U.S. Live' ile karşılaştırırsak, sözü edilen şeyler tekrar gündeme gelir.
'U.S. Live' her açıdan epik özelliklidir. Bu albümün beş plak olarak piyasaya çıkarılması bile başlı başına epik bir girişimdir. Plak bazı niteliklerinden ötürü, büyüsünün büyük bir kısmını yitirmektedir. Performansa asıl katkıyı koyan görsel malzemedir. Şayet kaset ya da plaktan dinliyorsanız, size sunulmak istenenin bütününden yoksunsunuz demektir.
Kültürel enkazdan anıtsal bir dil kolajı oluşturan Anderson'ın metodolojisi eklektiktir: Yinelenen tümceler, düşler, mektuplar, şiirler, espriler, tuhaf anektodlar, müzikalleri çağrıştıran büyüleyici minimal tınılar sık sık karşımıza çıkar. Gayda, keman, çello, synthesizer soloları, rock'n'roll parodileri ve monologlarla süslenmiş pasajlara rastlarız. Bu zenginlik, Anderson'I, Pound aracılığıyla Pynchon'a, Dos Passos'dan Whitman'a ulaştırır ve Amerikan yazınsal geleneğine yerleştirir. Malzemenin bolluğu sizi belli bir Süre çeken, sonra devreye yavaş yavaş diğer faktörler girer, hız inanılmaz derecede yavaştır.
Bir düşünce akımı yaratmak için Artaud, Bataille, Deleuze gibi yazarlardan etkilenerek aptal fikirler ortaya atarak uzmaya çalışan hazmedilmemiş fikirler ve yinelemeden, tükenmekten dolayı ortaya çıkan, büyük kentlerde gelişme olanağı bulamamış anti-rasyonel ideoloji, şüphesiz New York sokaklarındaki evsiz, işsiz, aç kesimin üzerinde önemli etkiler yaratmıştır.
Çağdaşlarda sık sık görüldüğü gibi bu gerileyen proje sissizce yapılan bir sözlü eleştiri biçimini almıştı. (Edebiyat veya felsefe ile ilgilenen herkes yaptığının tabii ki en önemli veya tehlikeli olduğunu söyler) Gündelik birçok konuşmada Anderson'a yönelik birçok inceleme bazı çevrelerce yanlış anlamalara neden olmuştur.
'Language Is A Virus From Outer Space' William Burroughs ölçütlerinde, A.B.D'nin bazı kesimlerince böyle anılan bir parçadır. 'Bu konuyu bazı kitaplarında yazdığı gibi biraz gizemli olarak algıladım: 'Bu dil hastalıklı bir iletişim biçimidir.' Bu ne anlama gelir? Benim düşünceme göre Burroughs, Budist bir yaklaşım içindedir. Eserinde Budist bir yaklaşım içindedir. Eserinde Budist etkiler var. İşte bu düşünce ve düşünceye temel olan konu: 've Budistler'de bir düşünce birçok anlamı da birlikte içerir!'
Anderson tüm iyi şairler gibi, dilin tekstürüyle takıntılı şekilde uğraşıyor. Dili bize William Burroughs'ın düşündüğü tarzda bir aforizma olarak aktarıyor: 'Language Is A Virus From Outer Space'. Dilin estetik nitelikleri ve cazibesinin bilincinde olarak Anderson, onun ideolojik ve toplumsal karakterini de kavrıyor: "Dilin iktidara yaptığı hizmetler vardır. O yalanları ve doğruları söylemek için kullanılabilir.' Kendi öz düşüncelerinin direkt dışavurumundan kaçınmak için Anderson, Sürekli alıntı yapan bir metod uyguladı. Günlük yaşantıdan, kitle iletişim araçlarından anektodlar, fragmanlar topluyor ve bunlardan kolaj yapıyordu. Bunlara yeni içerikler veriyor, klişeleşmiş genellemeler elde ediyordu. Anderson'ın sanatsal pratikleri, kitle iletişim araçları çağında insan ilişkilerinin makinalar dolayımıyla geliştiği şeklinde bir fikir verir. Örneğin, T.V. her şeyi alır, filtre eder, insanlara tekrar sunar, bizi bilgilendirir, dünyayla bizim aramıza girer. Bu Anderson'ın çalışma yöntemini de belirler. Bir Audio-Visual tekniğidir bu: Sesleri alır, manipüle eder, imajinal biçimde kullanır. İşte "U.S. Live"; yüksek teknoloji çağı üzerine yüksek teknik bir yorum.
Anderson sanatında önce duyumlara başvurma, daha sonra entelektüelizm gelir. 'U.S-Live'da öncelik estetiğe verilir. Sonra da bunların altında yatan temalar, aşama aşama belirginleşir. 'U.S-Live'da ele alınan temel temalar son derece ciddidir. Oysa buna karşın bazı eleştirmenlerce absürd bir hümor gibi algılandı. 'U.S.-Live'ın en güçlü olduğu yanlardan biri içeriğidir. Atomize silah sistemleri, emperyalizm ve yabancılaşmayla uğraşır. Sonuçta ima yoluyla da olsa eleştireldir. Fakat aşırı siyasal didaktizmden uzakta durmaktadır. Modern toplum hakkında, insanı rahatsız eden şeylerin fazlalığını öyle bir şekilde sunar ki, bu yaklaşımın taşıdığı rizikonun da bununla üstesinden gelir.
'U.S. Live' bir multimedia sahne şovudur, altı saat Sürer, 78 parçadan oluşur. 20. yy sanatının kompleks ve başarılı çalışmalarından biridir. Birkaç yıllık bir emeğin toplamı olarak ortaya çıkmıştır. Çok sık örgülerle olmasa da birbirine dört farklı tema ile bağlıdır: Nakliyat, siyaset, para ve aşk. 'U.S.Live'ın uzunluğu aşırı gibi görünüyor fakat konu genişliği ile değerlendirildiğinde bu uzunluk haklı gösterilebilir. Böyle külli bir çalışmanın iddiası ülkesinin ve kültürünün kavrayıcı bir profilini çizerek, gelişmiş toplumları betimlemekti. Anderson'ın bir şovunun ana yapıları jestler, anektodlar, şarkılar, ses örgüleri, görsel imaj vb. İdi. 'U.S.Live'ın haylı aşırı doğası, entelektüel uyarıcı olarak kendini sunduğundan, izleyicinin onu okuyabilmesi için normalin üzerinde bir çaba harcaması gerekmekteydi. 'U.S.Live'ın altı saatinin büyük bir bölümünün de Anderson, sahnede tek başına, geri kalan zaman diliminde ise kendisine farkı müzisyenler ve asistanlar yardımcı oluyordu.
'U.S. Live' birbirinden aynı parça ve alt bölümlerden oluşsa da, zorlama bağlantılarla birarada bulunan bir şey değildi.
'U.S. LIVE' BİR TOPLUMSAL AYMAZLIK ÖRNEÄİ
'U.S-Live'daki dört bölümün herbiri ayrı bir içerikte: 1. Bölüm: Hareket ve değişim. Daha doğrusu, hareketin içindeki değişim ve Amerikan toplumunun görünmeyen yüzü. Jack Kerouac tarzına yakın bir şekilde sanatçının içinde yaşadığı toplumda ve onun sapkınlığına bakışı. 2. Bölüm: Politika, fakat yalnızca politika değil. Gündelik korkular, nükleer silahlar, düşen uçaklar, iletişim-iletişimsizlik, neonlar, sokaklar, her şeyin suni olması gibi konulara Wittgenstein ve Burroughs tarzı bir yaklaşım. 3. Bölüm: Para… Anderson kendisini, paranın karşısına koyarak anlatıyor. Peşisıra, eski şarkılarının sözlerini unutan bir kızılderili, dansçılar, sekreterler gibi New York'un suskun toplumsal yaşantısının meslekten tiplemeleri… 4. Bölüm: Sevgi ya da aşk. Suskunluk ve cinslerarası iletişimsizlik, izolasyon, aşkın yitirilişi, yabancılaşma. Anderson, konserin bitimine doğru, içine kapanır. Mavi gökyüzüne havalanan bir roketin önünde 'Somewhere' der.
Eğer eleştiriye açık noktalar kafada bir soru işareti yaratıyorsa en önemli albümü 'United States'i bir başka açıdan ele alabiliriz. Müzikal açıdan izleyiciler Live Show'dan öte, kültürel açıdan eleştirenlere yergisel bir yaklaşım sağlayan egzotik anektodlar sunar. Amerika'da Anderson daha çok bilinen temalar seçmiştir. Kendi izlenimlerini verirken olacakları pek kestirememiştir. 'Democratic Way'de Başkan Carter'a dayanarak ölülerin de oy kullanabilecekleri yolunda bir imgelem yaratmıştır. Tabii ki toplum da buna kahkahalarla gülmüştür. Laurie de bunun üzerine ben yalnızca-bir- öykü-anlatmak-istemiştim demekle yetinmiştir.
Anderson'a ait bir başarısızlıktan sözedilecekse, bu da Amerika üzerine konuştuğu zaman, belli bir bütünlüğe ulaşmamasıdır. Bu 'U.S.Live'ı çok parçalı hale getiriyordu. Böylesi üstyapılara ilişkin bir çalışma, ana temalara gönderme yapan ironilerden çok daha fazlasına gereksinim duyar. Örneğin New York gazetesinde meydana gelen bir grevin öyküsünü anlatır Anderson. Amacı, TV ekranında bizi soğukça bilgilendiren medya insanlarını tanımlamaktır. Fakat burada her şeyden daha canlıcı bir anektod vardır ki, Anderson bunu bize aktarmayı ihmal ediyordu. Grev boyunca caddede yaşayan insanlardan bir bölümü, geceleri yatarken üzerlerine çekecek bir şeyleri olmaması nedeniyle donarak ölmüşlerdi. Dünya, tarihlere kaydedilmeyen trajedilerle doludur. En son kertede bir sanatçı ya da insan olarak, duyarlılığımızı dile getirmek için kullandığımız malzeme toplumsal gerçeklerdir. Anderson'ın donan insanlara karşı medya insanlarını tercih etmesi, artık kapitalizmin had safhada çürüttüğü günümüz dünyası için şaşırtıcı bir şey değil.
'Bu çok özel bir bakış açısı; ben toplumsal doğruları irdelemedim!' tümcesi ile yaşama yönelik birçok yalanın kalıplaşmış olduğunu irdelemiştir. Buradan çıkan sanatçıların dünyevi birçok nesneyi yorumlamaya gerek duymamasıdır. Eğer biri ona politik fikrini sorarsa yanıtı bilinmezlik ve toplumu ilgilendirir olur.
Bu böyle gidiyor: Öncelikle Anderson evinde radyo olmadığını ve televizyon izlemediğini belirtiyor. Eğer, televizyon seyreder ise yaratım Süreci içinde birçok gereksinimini yitireceğini belirtiyor. Bu, Anderson'u başarılı ama aynı zamanda da etkisiz kılan, kişisel izlenimleri ve eleştirel karmaşadaki bilinmezliğin oluşturduğu çorbadır.
'Blue Lagoon' parçasını anımsayın. Yaz tatiline ilişkin bir reklam gördüğünüzde hemen 'saçma bir yatırım' şeklinde değil, sahilde yeni bir topluluk oluşturma açısından bir yaklaşım gibi bir fikir aklımıza gelir. Çünkü bu bir kültürel göstergedir.
Bir göz gezdirdiğimizde masmavi deniz ve beyaz bulutlar bizi toplumsal gerçeklik konusunda başka türlü düşünmeye iter. Blue Lagoon ütopyası bizi, ilgisiz ve sıcaklıktan yoksun varlıklarla karşılaşırsak ve buna karşın zenginliğin getirdiği bir istek, karpuzlar, limonatalar gibi değerleri göz önüne alırsak, temiz yürekliliğin getirdiği ahlaki değerler ile sevgiyi bu işe karıştırarak en güzel toplumsal 'kitch'e doğru götürür.
Pharaoh Sanders'in bize bu konuda ışık tutan plak kapağı yazısına göz atalım. Burada Sanders'in uzun yıllar Mısır kültürü ile ilgilendiğini görürüz. Neşeli bir vurmalı çalgılardan kaynaklanan seslerin yanısıra Sonny Sharrock'un gitar sesi ile Pharaoh Sanders'in o insancl saksofon sesi bizi bilinmeyen, neşeli bir dışavurumscu müzikal 'kitch'e doğru yolculuğa çıkarır.
Kafa karışıklığı şurada: Limonata, aşk, sosyalizm, Soulkitch –bunların hepsi aynı kaba giren çok kolay yenir yutulur lokmalardır Laurie Anderson için.
MERKEZDE BULUNMAYAN BİR ŞEKİLCİ
Pop müzisyenlerinin karşısında Anderson'ın yolunu farklı kılan, onun radikal bir şekilde, çalışmaların odağını, sıradan performansçıdan, çalışmanın kendisine kaydırmasıdır. Sahnedeki zamanın büyük bölümünde Anderson karanlıkta kalıp, tüm teknik donanımın ortasında sanki bir teknisyen gibi dolaşır. Kendisi, sahnede bulunan pek çok imgeden sadece biridir. Kendisini asla çalışmanın merkezine yerleştirmez. Onun kişisel karakteri sahnede yaratılan tüm seslerin sadece bir parçasıdır. Tüm sahneyi kendine ait bir mal haline getirmemiştir. Küçük beyaz bir figürdür o. Kadınsı cinselliği temel bir başvuru olarak kullanmayı reddeder. Bu tavır da onun kişisel amaçlarıyla çakışıyordu. Onun en büyük malzemesi expresif sesidir. Bu sesin özellikleri yumuşak, duygusal olmasıdır ve hikaye anlatmak için büyüleyici gücü vardır. Bazı eleştirmenler onu androjen olarak nitelendirdiler.
Anderson çok uzun zamandan beri farklı sosyal durumlara sahip insanların seslerinden etkilenerek, üzerlerinde çalışmıştı. Kendi sesini bir kadın sesinden, erkeksi bir sese çevirebilmek için transformasyona uğratır, distorse eder. Otorite figürlerin seslerini kişiliksizleştirerek taklit eder. Radyo spikerleri gibi yayıp yapıyormuşçasına konuşur
Anderson'ın söylencel bir 'trivial' oluşturan metinleri, zorlu bir biçim arayışının toplamıdır. Bu yıllarda Melody Maker dergisi, Anderson ve çalışmalarını 'şekilci' olarak tanımlamıştı. Anderson ise, 'Bu bana söylenilen yeni bir şey değil. Belli bir dereceye kadar tüm sanatçılar şekilcidir. Ben kendimi daha çok bir hikaye anlatıcısı olarak hissediyorum' diyor… Onun yaptığı şeye, bir tek adın verilmesi gerçekten çok zor.
ALTERNATİF POP DENEMELERİ
'O Superman' ve 'U.S-Live'ın yaptığı sürprizden sonra 'Mister Heartbreak' 1984'te kamuoyunun gündemine sunuldu. Tüm niteliklerine rağmen zirve şansı olmayan bir çalışma. Anderson'ın yüzyüze kaldığı tehdit, onun daha önceki kazanımlarının aşılması gereğidir. 'Mister Heartbreak'in en dikkate değer yanlarından bir tanesi 'Sharkey's Day' ve 'Sharkey's Night' adlı parçalarda yetenekli genç kuşak avangart gitarcı Adrian Belew'in efekt üreten keskin tonlu gitarı, diğeri ise'Excellent Birds'de Peter Gabriel'in kişilikli sesiyle kattığı renktir.
'Mister Heartbreak', bir önceki albüme benzer kompozisyon ilkelerine bağlı kalınarak gerçekleştirilmiş, 'Sharkey's Day'de olduğu üzere, nefesli ve vurmalı çalgılarla zenginleştirilmiş bir renk pınarı görünümünde. Syntheziser ile birkaç etnik ritm veya Hare-krişna numarası ile dans temalarını buluşturmak bu albümün ilginç yanları. 'Mister Heartbreak', Amerikan sanatının ortasına patlayan aşırı duygusallıktan bir nebze uzaklaşan bir görüntüde. Az tanımsal, az belgesel, daha çok müzikal. Duygusallıktan kaçınmasını Anderson şu şekilde ifade ediyor: 'Müzede bir yağlı boya tablonun önünde ağlayan insan görmek zordur ama, müzik dinlerken ağlarlar.' Prodüksiyonunda Peter Gabriel ve Burroughs'un bulunduğu, yanısıra bir kısım dikkate değer adları barındıran 'Mister Heartbreak', sinematografik bir albüm yaratma teşebbüsüdür. Bu albümün Anderson'ında insanı hazırlıksız yakalaan bir şey var: Gösterişten uzak duruş. Anderson, kültürel belirsizliklere sofistike bir seviyeden dalıyor. Bu da pek çokları için, sanata tanınmış bir imtiyaz. Eğlenceli ve kolay bir yaklaşım. Bir başka cezbedici taraf da bu kolaylık.
Ertesi yıl yayınlanan 'Home Of The Brove' ve 'Language Is A Virus' adlı parçalarının başarısız olmalarındaki başlıca neden için belki şu söylenebilir: Nile Rodgers belirlenimi altında bestelenmiş koral fon müziklerinin Chic'in parlak etkisini yaratamaması.
Fakat nakaratlar arasındaki uç noktadaki Anderson'un kayda değmeyen stereotip, standardize edilmiş şarkı içi konuşmaları, bize uç noktada zorlamaların yapıldığını gösteriyor. Besteci ve şarkıcı olarak Anderson için apaçık bir düşüştür bu.
Yalnızca belki de hastaları tarafından ilgi görmüştür. Sesler ve tepkilerin çoğunlukta olduğu, müziğe ilişkin bir değerler bütününü incelediğimiz zaman yine de bir gezgin havası görmekteyiz. Şimdilerde yorumcu, istenilen sanatsal yetkinliğe erişebilmiş zeki bir por şarkıcısı ve entelektüel çözücü olarak, kültürel bir kimliğe sahip bu şahsın, pop mağazasında yine de önemli bir yeri vardır.
- 'Nostaljik akış içinde dalgalanan bir nehirde yolalan yelkenlinin içindeki insanlara benziyoruz. Şimdilerde radyo, TV, neon ışıkları ile çemberlenen bir gündelik yaşama daha bağımlı olduğumun farkındayım. Üç boyutlu bir dünyanın, insanlara bunlardan ibaret bir çağırışım yapması da çok garip. Bu da derin bir korkudan kaynaklanıyor zaten. İmajları bu yüzden benimsiyoruz.'
- 'İnsanların çalışmalarım hakkında ne düşündüğünü bilmiyorum. Bazen bilmeyi istiyorum fakat bu bana genellikle yardımcı olmaktan uzak ve kafa karıştırıcı geliyor.'
- 'Sesimin müzikle atbaşı gittiği zamanlarda, şarkılarımla ortaya bir şeyler koyduğumda, peşine takıldığım şeyin gerçek bir hayat olduğu fikrine kapılıyorum. Kesinlikle kopya etmeyi denemiyorum ama kendimi bütün gün aynı şeyleri tekrarlarken buluyorum."