Murat Be?erMutsuz geçen '80'li yılların ardından binbir suratlı rock idolu David Bowie, Tin Machine'i dağıttı, şimdi solo kariyerine kaldığı yerden devam ediyor. Peki, nerede kalmıştı ve nereden devam ediyor? Bowie bu soruya '1980'de Scary Monster albümünün kaldığı yerden' diye yanıt veriyor.
Sanat tarihi bize, yaratım Sürecinde bulunan bir sanatçının önemli ölçüde malzeme sorunuyla karşı karşıya bulunduğunu gösterir. Buna hayal gücü, teknik yetenek ve toplumsal olanakları da ekleyecek olursak, sanatçının doğa ve sanat tarihi gibi en önemli iki çıkış noktasını, nasıl kendi prizmasından geçirerek ve ona bir şeyler katarak ürün ortaya çıkardığını anlamamız kolaylaşır. Gözlerini daha çok sanat tarihine dikenlerin payına bu noktada yeniden yorumlama düşüyor ki, zaten bazı alanlar, bu konuda farklı üretimlerin yollarını kapatmış durumdalar. Örneğin klasik müzik ve klasik tiyatro gibi... Bu da aynı zamanda ve mekanda, aynı sanatın sergilenmesi gibi, cılız bir tarihsel yoruma neden olabiliyor. Quatrocento'nun Florente sanatı, 17. yy. Flaman okulu gibi örnekler çoğaltılarak, aralarında bazı özgül noktalara işaret edilebilir, fakat, meselenin özü aynıdır.
Günümüze geldiğimizde, pop sanatı da aynı tanımlamaya tabi tutulabilmesine rağmen, bu, pop'un tam hücrelerini tanımlamaktan uzaktır. Her hücreyi tek tek tanımlamaya mahkûm olan günümüz popüler kültür yazıcısı, projektörü önce tek coğrafya, sonra da bireye çeviriyor.
İLK YILLAR VE MİM
David Bowie 1946'da Brixton'da doğdu. Çocukluğu savaş sonrasında geçiyor ve savaş sonrası toplumlarına özgü tüm yıkıcı etkileri yaşamış olan bu genç kuşak, İngiltere'nin kültürel tarihinde yeni bir sayfa açıyordu. 1962'de son olarak, askerlik hizmetinin de kaldırılmasıyla bu gençler, kapitalizmin en reorganize edilebildiği topraklardan birinde biçimlenirken, popüler sanat gençleri kendine edilebildiği topraklardan birinde biçimlenirken, popüler sanat gençleri kendine çekebilecek her türlü cazibe ve altyapıya sahipti. Bowie'nin büyüğü Londra, dünya diline sahip olması, Sterlin'in değerinin düşmesine Labour Parti (İşçi Partisi) hükümeti gibi nedenlerle, dünyanın önemli sanat merkezlerindendir. Kent tüm genç müzisyenlerin Mekke'si haline gelirken, geleceğe en fazla mirası bırakan grup Beatles oluyordu.
Burada Bowie'nin, Beatles'ın yanısıra, '60'ların ortalarında müzikal açıdan revaçta olan stillerin etkilerinden arınmış olduğunu söylemek ve bu müzik ile belirlenen davranışlarının, dönemin etkilerini taşıdığını anlamak için, o zamanki fotoğraflarına bakmak ve şarkılarını dinlemek yeterlidir. Bu dönemin de, Bowie için söylenebilecek iki nokta vardır: Birincisi, bukalemun gibi değişen bir karakter, ikincisi de, müzikal açıdan hangi yöne gideceğinin, onun bu konudaki kararsızlığından kaynaklanan bir belirsizlik içinde olması...
'60'ların ortalarında, ortada pek çok Rhythm and Blues grubu var ve hepsi de belli birkaç grubu taklit ediyor. Bowie de böyle bir stereotip olarak yola çıkıyor. Ve aynı yıllarda mim ustası Lindsay Kemp'in yanında çalışıyor. Kemp sahne için Genet, Baudelaire ve Cocteau'nun fikirlerinden yararlanıyordu. İngiltere için bu ileri bir anlayışken, Bowie için son derece öğretici oluyordu. Kemp, Bowie'ye, Cage, Stockhausen, Alman elektronik ve Amerikan emprovize müziğini öğretirken, ondan oyunları için fon müziği yapmasını istiyor. Bowie o zaman çalışmaları esnasında, Avantgarde'ın Avrupa'daki tarihini, Sürrealizm ve Dada'yı kavrayıp, bu fikirleri çalışmalarının ekseni yapıyordu. Bu onu önce ressam olmaya heveslendiriyor, ancak bunu gerçekleştirecek olanakları bulamıyor. 20 yaşındayken babasından ona yalnızca bir saksafon kalıyor.
Bowie sanat okulundan transfer olan müzisyenlerin içinden dikkate değer bir biçide sıyrılıyordu. Özel ilgi alanları Kandinski, Cage, M.Waters ve J.L.Hooker... Bu kaynakların içinden işine yarayanı çekti ve ustalıkla kullandı.
Yüksek sanatlarla birlikte düşünülen pop müzik fikri, onun çalışmalarından kendini hep hissettirdi. Mim grubuyla müzik yapmak, dejenere yaşam sürmek, Kerouac ve Burroughs okumak, Rhythm and Blues dinlemek vs... yavaş yavaş her şey bir anlam kazanıyor, Bowie'nin sahnede alternatif şov ve kostümleriyle rock dramatürjisi oluşuyordu. Londra'da LSD'ye başladığı yıllarda, aynı konuda Syd Barrett isim yapıyor, '60'lar kapanırken, uyuşturucu ile çalan grupların sayıları ve ilgi alanları artıyordu. W.Burroughs'ın kitaplarındaki kültür, Bowie'nin asid ve hippe kültürünün başlangıcıdır. Bu kitapların sahip olduğu eroin deneyimlerini, kendi sahnesine olduğu gibi aktarırken, dikkati dekadans'ta toplanıyor. Bu mod'un bitiminde Hippie'lik görüntüsünden de arınarak İngiliz pop-art school ekolüne yaklaşıyor. Şair, müzisyen, şovmen, dansçı ve mimci olduğu düşünülürse, bu mixed-media ile ortaya çıkan sanatın, böyle adlandırılması çok doğaldı.
BOWIE POP-ART'A MODEL, SİNEMAYA KARAKTER OLUYOR
Popüler şarkıcıyı konu edilen çizimlerle ilk kez, Fransız Empresyonistlerinin taslaklarında karşılaşırız. Manet, Degas ve Lautrec, Paris'in müzikholleri ve konser verilen kafelerinde, kadın dansçı ve şarkıcılarını tuale aktarıyorlardı. Bunlar arasında Theresea, Jane Avril, Y.Guilbert önde gelen örnekler oluyor. Ressam özel olarak sevdiği dansçıyı lanse etmek için posterini yapıyor. Bundan dolayı ilk örneklerde sanatçı, güzel sanatlar ile düzenleme sanatı arasındaki sınırı kestirme yoldan geçiyor. Yakın tarihte ise, A.Warhol'un E.Presley baskıları ile Peter Blake'in Beatles posterleri ilk akla gelenlerden.
Özellikle pop-art gibi hareketler, bu konudaki girişimlerini çok ileri götürüyorlar. Mass-media kültürü, reprodüksiyon tekniğini, sonsuz bir imaj kaynağı olarak görebiliyor. Pop müzik ile pop sanatı arasında başlangıçtaki ufak etkileşim, yerini sanatını üretirken yalnızca pop dinleyen sanatçılara ya da yüksek kültür çıkışlı Art-Rock'çıların gelişimine bırakıyordu. Bu açıktan açığa bir işbirliği idi. Örneğin bir sergide, tanınmış bir popçunun balmumu heykeliyle karşılaşan izleyiciler çok şaşırırken, sergi organizatörleri de masrafları karşılamaktan kaçınıyorlar. Madame Tussaud'un herkesçe böyle karşılamış bir Bowie heykeli vardır. Sonraki yıllarda pop sanatçıları süratle resim, illistrasyon, heykel, poster karikatür ve fotoğraf sanatı olarak icra ediliyorlar. Bu işbirliği endüstri oluyor.
'79'da Derek Boshier, The Clash'ın ikinci şarkı kitabı için bir dizi çizim ve kolaj illüstrasyonlar yapıyor. Ardından Bowie'ye bir resmini yapma arzusunda olduğunu bildiriyor. Ertesi yıl da New York'ta iken, Bowie'nin yağlı boya çalışmasını gerçekleştiriyor. Tam da bu esnada Bowie, 'The Elephant Man'da başrol oynuyor. Ünlü Viktoryan çılgınlıkları üzerine bir oyun. Boshier, Bowie'yi, buradaki iblis rolüne uygun olarak resmediyor. Bowie adeta mim yapıyormuşçasına, garip bir el kol hareketleriyle ve form bozuklukları içinde gösteriliyor. Resim gerçek insan boyutlarında ve form bozuklukları içinde gösteriliyor ve adı 'D.Bowie as the Elephant Man'. Yarı çıplak figür, geri plandaki yapraklarla tam bir jungle. Bowie'nin vücudu ve başı acıyla bükülmüş, yüzünde manic bir ifade var. Koyu fon üzerindeki figürün üzerine parlak bir ışığın çarpmasıyla, vücut açık ton konstrüksiyon oluşturuyor. Flaşla çekilen hatıra fotolarını anımsatan anlık bir gesture yakalanmış. Bir pop yıldızını, bir çeşit grotesk yaratık olarak göstermek yaygınlık kazandı.
Sinemanın pop yıldızları arasından transfer yapması, pop-art ile pop müzik işbirliğinin çok sonralarına rastlar. Önce müzisyenler, sinemada, bir salon sahnesinin geri planını doldurmak gibi bir işi üstlenirken, ön plana çıktıkları ilk örnekler olarak, M.Antonioni'nin 'Zabriskie Point'i ile R.Daltrey'nin başrol oynadığı Rock-Opera 'Tommy'yi hatırlıyoruz. Bowie de müzikal tiyatrosunda yarattığı karakterlerini, hemen hemen eşzamanlı olarak, beyazperdeye taşıma olanağı buluyor. Sırasıyla 'The Man Who Fell On Earth', 'The Elephant Man', 'Hunger', 'Just A Gigolo' ve 'Furyo'daki birbirinden farklı gibi görünen karakterler, aslında onun sahnesinden fırlamış ve kendine yakın çizgilerde bulunan karakterleri.
TİYATRO MÜZİKALİNDE KİŞİLİKLER VE CİNSELLİKLER
Bowie 'Space Oddity'ye dek, 'St. George and the Dragon', 'The Manish Boys' ve 'Lover Third' gibi adlar altındaki gruplarda, şık, modayı izleyen ve Veronica Lake modeli saçlarıyla, gitarcı ve şarkcılık yapan bir oğlan. Bowie'nin önünde perspektif açan, temel karakterlerinin ilk örneğini 'Space Oddity' veriyor. Bunun yaratılmasındaki belli başlı dış etkenler olarak, Amerikan Apollo füzelerinin aya seyahatlerinin yarattığı başka dünyalı olma modunu ve Stanley Kubrick'in '2001' adlı filminin psikolojik finalini sayabiliriz. Albüm, bu olaylarla iyi bir zamanlama içinde piyasaya çıkarak, Bowie'nin yeteneğini kanıtlar. Bu 5 dakikalık şarkının, '80'lerin 'Scary Monster' albümündeki 'Ashes To Ashes' ile ortak bir yanı vardır. Astronot Major Tom tiplemesi. Her iki şarkıda da bu tip, Bowie'nin şekil değiştirmiş egosudur ve görevi bizi uyuşturucu eşliğinde uzayın boşluğuna götürmektir.
Bowie ön solo çalışmalarında androjen bir imaj geliştiriyor. 'The Man Who Sold The World'ün ilk basımının kapağında, topuğuna kadar uzun bir elbiseyle poz veriyor ve röportajlarda biseksüalite üzerine konuşuyor. Sonra evleniyor ve boşanıyor, şimdi ise bunlardan söz açmıyor. İlk yıllarda rock starı olarak kazandığı önem, bu itirafları ile kazandığı önemden azdır. Albümde söz ve müzik gayet heavy'dir. Nedeni albümün teolojik kapsama sahip olması ve dünyanın genel gidişindeki akıbetin karanlık bir sonla noktalanabileceği fikri üzerine konuşmasıdır. Sonuç, Hümanizmin öldüğü yolunda. Bu albümdeki bir diğer sonuç da, tutkulu fakat yavaş gelişen insandışı bir karakterin oluşumu idi. Zaten albümün adı da bunun altını çizer. Aynı karaktere 'Honky Dory'deki 'Life On Mars'ta da rastlarız. 'Honky Dory' varolan rock albümleri içinde, kesinlikle en baştan çıkarıcı ada sahip olanlardan biridir. Şuh havası, ılımlı melodileri, juxtapozisyon sözleri ve Bowie'nin karanlık, metafizik bir ruh haliyle söylediği şarkıları ile bu çalışma –Zen, Homo Superior gibi...- Faşizm'le ortak konulara el atar.
Buraya dek sözkonusu karakterler, bir ön çalışma gibi olup, en olgun meyvelerini 'Ziggy Stardust'ta verir. Bu kesinlikle rock'n'roll'un en konsept albümlerindendir. Bir rock sanatçısının ağzından çıkma ve kendileri adına en kaale alınacak inandırıcı fikirler burada vardır. Belki de o yıla değin pop müzik kültürünün, kendi kendine yaptığı en büyük analiz. Bowie burada cinsiyetsiz bir uzay adamı olarak, ateş kırmızısı saçları, yüksek topuklu ayakkabıları ile görüldüğünde, genç hayranları bunu bir yaratığın içine yerleştirilmiş, anlaşılmaz ve tehlikeli genç adam olarak tanımlıyorlardı. Bowie, bu cinsel belirsizliği, sahnede gitarcısı Mick Ronson'la uyguladı. Basına kendisinin karısı ve Ronson'la birlikte yattıklarını açıklıyor, basın da bunu rock'ta Glitter ya da Glam üslubu adı altında kullanıyordu. Ziggy'nin karakter gelişimi, biraz da Doğu motiflerinin –özellikle Japon Kabuki Tiyatrosu- ve mim kreasyonunun yardımıyla oluşuyordu. Gerçi sonuç olarak ortaya çıkan tip fantezi bir şey ama Ziggy ticarî bir tip olarak büyüdüğünde, Bowie'yi star yapmaya yetiyordu. Artık yalnız İngiltere'de, Amerika'da da tüm plak şirketleri ve basın onun peşindeydi.
O ana gelinceye değin, Bowie'nin karakterlerine olan tutkusu o hale gelir ki –Frankestein'deki gibi- Ziggy neredeyse, onunla özdeşleşerek yerine geçer. Antiparantez belirtelim ki, Bowie'nin bir kişilikten diğerine koşuşturması, dönemin eleştirmenlerince yanlış anlaşılarak, korkunç bir akılsızlık olarak algılanıyor. Fakat bugün, Ziggy'nin sadece karakterler arasında bir karakter olduğunu ve diğerlerinden daha önemli olmadığını biliyoruz. Ziggy'nin karakter olarak özelliği, insan olmaktaki tanımsızlığıydı ki, zaten uzaydan geldiği için de cinselliği konu dışıdır. Bu gerçek 'Aladdin Sane' ve 'Diamond Dogs'un tematiklerinde de en önemli rolü üstlenmiştir.
'73'deki 'Aladdin Sane' bir sonraki albüm ve karakter... Bowie'nin yüzü cesurca ve biraz da küstahça boyalı fakat düşünceler karanlıktı. Çünkü Bowie'nin aklından geçenler, Aladdin tiplemesiyle birlikte, Ziggy'ye oranla daha sağlam temalar oturtmak iken, bu albümü, fanlarının, eleştirmenlerin ve piyasanın baskı ve talepleri altında, çok kısa bir Sürede gerçekleştirmek zorunda kalıyor. Kendisi için zorlu bir dönem. Projelerini gerçekleştirmekle, bağlı olduğu şirketin onu daha da starlaştırmak niyetinin arasında kalmışken, albüm çok satarak, pek çok kişinin, 'en iyi albümü' diye düşünmesine yol açıyor.
Aynı yıl George Orwell klasiği olan '1984'ten uyarlayarak hazırladığı 'Diamond Dogs' ile izleyicilerini bir kez daha büyülemeyi başarıyordu. Albüm, 1984'ün fitürizmini dile getirirken, bunu ödünç alınmış temalar eşliğinde gerçekleştirdiğinden, romanın sınırlarını aşamıyor. Projede aynı romanda olduğu gibi; Stalin ortodoksiliği ve Batı'nın totaliter rejimlerine yapılan göndermelerle, gelecek arasında kurulan analojiler bulunuyor. Plağın hemen ardından Bowie, Sovyetleri geziyor ve bu plağın tüm şarkılarından oluşan konserler veriyor. Ardından bir de konser albümü: 'David-Live.'
Konserleri sırasında ve sonrasında daha çok Amerika'da bulunuyor. Harlem'de Apollo Tiyatrosu en severek devam ettiği yer oluyor. Burada Soul konserlerini izlerken, aklından geçen şey, Philadelphia sound'u ve soul müzik eşliğinde bir albüm yapmak: 'Yougn Americans.' Soul-Latin müzikal görüşlerinin etkisi çok açık olan bu plağın çalışmaları, Bowie'nin en fazla uyuşturucu kulandığı döneme rastlar. Çalışma piyasaya çıktığında, eleştirmenlerce, 'beyaz soul estetiği' olarak değerlendiriliyor. Albümde yeniden yorumlanan, Lennon-McCartney bestecisi 'Across The Universe', kitle alt-kültürü ile yüksek Batı kültürünün temasta bulunduğu önemli bir pop biçimidir.
'76'da Walter Trevis'in romanından Nicholas Roeg'in sinemaya uyarladığı, kurgu-bilim denemesi olan 'The Man Who Fell On Earth' filminde oynarken, aynı dönemde ve üç ay içerisinde 'Station To Station' adlı çalışmasını gerçekleştiriyor. Bowie filmde biseksüel etiketiyle oynuyor. (Yıllar sonra yapılan E.T.'nin uzaydan gelme bir cinselliksiz olmasının esin kaynağı budur.)
Filmden sonra Bowie, yine rol değişikliği yaparak, heteroseksüel bir görüntüyle, Glam imajına son veriyor. Albüm ise kendiliğinden gelişmiştir ve aynı zamanda Bowie adına en kapalı anlamları içerir. Müziği ise basit fakat dinamik olmakla birlikte bireşimleri güçlü, genel görüntüsü soğuk ve karanlıktır. Yine de Bowie'nin bu albümden kazandığı en önemli şey, kendini The White Duke'e monte edebilmesiydi.
Bowie'nin zincirleme gelişen tiplemeleri, her şeyin ötesinde onun olağanüstü teatralliğinin bir uzantısıdır. Onun yarattığı tiplere oranla, kendi cinselliği üzerine söyledikleri çok daha önemsizdir. Sahne performansları ise, önemli bir gerçeğe parmak basar: Olgunluk çağındaki gençler, içerden ve dışardan yoğun bir baskı altında bulunmaktadırlar. Yeni tat almaya başladıkları deneyimleri tanımlayabilmek için yeni davranış biçimleri geliştirirler. Örneğin, her karakterin cinselliği, o kişinin kendi ruhuna göre tanımlanmalıdır. Bu tanımlama Süreci, belirsizliklerle doludur. Tam da bu parametreler üzerinde, cinselliğ ile kafası karışmış, onu en iyi biçimde anlayabilmek arzusuna sahip biri için, Bowie'nin yarattığı tipler, bir prototip'tir. Bowie bir çeşit mesih pozisyonuna geçer. Tüm hayranları onda, kendilerindeki farklı düşlerin gerçekleştiğini görürler.
Bowie'nin başarısını yalnızca yarattığı tiplere yaslamak yanlış olur. Onun tipleri, ancak, müzikal alandaki yetenekleri ve zekasının çapı ile desteklendiğinde statü kazanır. Çünkü o, 'Pin Ups' albümü dışındaki tüm çalışmalarında şarkıcı, besteci ve enstrümantalist durumdadır. ('Pin-Ups', Bowie'nin en sevdiği pop parçalarının çeşitlemeleridir.) 'Pin-Ups'taki parçaların baş karakterlerini sahnede canlandırma konusunda olağanüstü bir yeteneği vardı.
Bowie kişilik canlandırmalarını teatral yönden de yapar. Yani tüm gösteriye jestler, kostüm, ışık ve prodüksiyon da dahildir. Bunu ancak güçlü bir yetenek, tiyatro deneyimi ve mim ustalığının aynı insanda buluşması ortaya koyar. Bir başka gerçek de, başarısının sadece bu sanatları kolajlamakta değil, aynı zamanda Bowie'nin karizmasında olduğudur. (Bowie'nin yaptığı rock tarihinde, sanat kolları arasında böyle bir buluşturmanın ilk örneğidir.)
Çoklukla Bowie'nin karakter değişimlerinin, çağdaşları ve takipçilerini geride bırakmak için yapılan başarılı denemeler olduğu söylenir. Doğruluğu tartışılır ama şurası gerçektir ki, Bowie 25 yılı aşkın bir Süredir, değişen karakterleri ile, aslen çok yönlü olan bir tek karakterin, değişik açılarını sunmuştur bize Bunun tüm diğer sanatlar içinde, çizgi-dışı olduğu söylenebilir ama; yine de geçmişte buna benzer örneklemeler vardır. Örneğin Stravinski ve Picasso, hep kendi içlerinde bir mantık hattını korumak ve dürüst kalmak kaydıyla izleyicilerini Sürekli şaşırtarak, üslup değiştirebilmişlerdir. Bu da gösterir ki, Bowie'yi sadece bir dönemi ile yargılayamayız. Onun karakterleri ve sanatı bir bütündür. Yukarıda Ziggy daha önemli değildir ve karakterler arasında bir karakter dediğimiz, bu anlam geliyordu.
Bowie'nin güçlü karakterlerini, ruh zenginliği, oyunculuğu ve müzisyenliği ile birlikte düşündüğümüzde, tüm değişimlerine karşın, oldukça tutarlı bir sanatçı ile karşı karşıya olduğumuzu farkederiz. Kendi başına yalnızca müzisyen yanı bile onu pop müzik tarihi içinde kalıcı kılmaya yeter. Fakat bu bir yana, müzisyenliği dışındaki özellikleri de, onu son 25 yılın en etkileyici ve avantgarde sanatçısı olduğunu kabul etmemiz için yeterli bir nedendi. Bowie'nin yeni müzisyenlerle arasındaki doğrudan etkileşimi ve yargımızın geçerliliğini anlamamız için, onun eski albüm kapakları ile günümüzün diğer grup ve sanatçılarının albüm kapaklarını karşılaştırmamız yeterlidir. Arada sayısız analoji bulacaksınız. Örneğin Bowie'nin albümlerindeki sonsuzluk ve ebedilik atmosferini bir kez yakaladınız mı, punk'ın köklerindeki isyankârlığın, 'Space Oddity' ve 'Ziggy Stardust'tan nasıl evrim geçirerek oluştuğunu anlamamız kolaylaşır. Bu arada Bowie'nin etkisi punk'u da aşar. Bowie'den etkilenmemiş olan ve punk'un devamı olduğunu söyleyen hiçbir sanatçı henüz yoktur.
Pop müzik tarihi, birbirlerine yakın dursun ya da durmasın aynı türü diye enstrümanı çalsın çalmasın, şimdiye değin pek çok işbirliğine tanık olmuştu. Bu birliktelikler bazen popüler amaçlı yanyana gelişler olurken, bir kısmı da, önemli meslekî problemleri çözmeye yönelik planlardır. Bowie'nin daha önce biraz da toplumsal mod arayışları altında, V. Underground kaçkını Lou Reed ve önemli punk babası Iggy Pop'la çeşitli kereler ortak solo projeler gerçekleştirmişlerdi. 'Transformer', 'Raw Power', 'The Idiot' gibi... –Fakat bu seferki ortaklık çok özeldi ve son derece olumlu sonuçlar vermişti: Bowie ve Eno...
Bowie, müzikal strüktüründeki bazı pürüzleri Sürekli olarak arkasından sürüklemiş olmanın sıkıntısını duyuyor, bu da onu bu konunun yetkili ismi, rock enstrümantalistleri ve kompozitörleri arasında marjinal bir konumda bulunan elektronik dahisi Brian Eno ile ortaklık kurmasına neden oluyordu. 1976-80 arasındaki yıllar Bowie için kilometre taşıdır ve çok verimli üç albümle sonuçlanmıştır: 'Low', 'Heroes' ve 'Lodger'.
'Low' ve 'Heroes'un birinci yüzelrinde, Ambient düşüncesinin küçük müdahalelerine maruz kalmış sevimli pop parçaları var. Asıl mesele plakların ikinci yüzlerinde. Bowie ve Eno yüz yüze gelerek kendilerinden geçerler. Yenilikçi akımın en güzel oturumlarını yaparlar. Burada Eno'nun elektronik dahiliği bir yana, Bowie'nin de inanılmaz düşünsel kombinasyonlarını buluyoruz. Tabii ki hepsinin de önünde sersemleten bir romantik modernizm. Üçlemenin son albümü 'Lodger'a, daha sonra Talking Heads ve King Crimson'dan da tanıyacağımız yeni kuşağın önde gelen avantgarde gitarcısı Adrian Belew da dahil oluyor. Bowie burada Ziggy döneminin konseptlerine dönmekle birlikte, ona göre yine de naratif kaçıyor. 'Yassassın' adlı parça, Reggae kültürü ve Türk müziğinin iyi bir bileşiminden elde edilerek albümün hit'i oluyor. Yine de eski konseptler arasında yeni olan şeyler var. Bu da günümüz new-wave'cilerine miras kalıyor. Köklerini bu albümlerden alan yeni İngiliz Stuff'ları, pek çok şeyi ilk defa bu çalışmalarda görüyorlardı.
Üçlemenin ardından kafadar müzisyenlere King Crimson'un entelektüel beyni Robert Fripp de dahil olunca, '80 yılında Hard-edge albüm 'Scarry Monster' piyasaya çıkar. Burada söz konusu olan yine alternatif sanat biçimleridir. Bu tarihten sonra, Dronik synthesizer'lı elektronik arayışlardan elde ettiklerini new-wave pop'a aktaran Bowie, ayıklanmış elementlerin oluşturduğu minimalist ama eklektik, romantik ama hırçın çalışmalarını çeşitli aralıklarla izleyicilerine sunuyordu.
'80 sonrasında ilk olarak, bir numaraya çıkarak platin plak ödülü alan 'Let's Dance'i yapıyor. Bir numara olması kıstasımız değil, bizi hiç ilgilendirmiyor ama hilafsız yine de 'Let's Dance' '80'li yılların en iyi Bowie plağı. Amerika'da bulunduğu yıllarda 'Let's Dance'i planlarken, siyahî prodüktör, aynı zamanda Chic gitaristi Nile Rodgers ile tanışıyor. Rodgers politik ve entelektüel bir kişilik. Bowie'ye bu plağın oluşumunda büyük destek sağlıyor. 'Yougn Americans'ların Amerikan-soul ve ritm and blues'unu anımsatan bu plak, diriliğini kesinlikle Texas'lı blues gitaristi Nile Rodgers ile tanışıyor. Rodgers politik ve entelektüel bir kişilik. Bowie'ye bu plağın oluşumunda büyük destek sağlıyor. 'Young Americans'ların Amerikan-soul ve ritm and blues'unu anımsatan bu plak, diriliğini kesinlikle Texas'lı blues gitaristi Stevie Ray Vaughan'dan alıyor. Plakta New York'lu bir ritim section'ın yanısıra başka sürpriz adlar da bulunuyor. Burada yeni bir müzikalin perdesi açılır ve daha önceki pratiği de buna yansır. Ama Bowie bu pratiği, eski tarz ritm and blues ve bazı caz fikirleri gibi temalar üzerinde derinleşemeden, yüzeysel olarak kullanır. 'China Girl' gibi eski bir pop-Bowie bestesini ustaca ve eskisinden daha iyi yorumlayarak, müziğindeki zincirleme gelişimin sürdüğünü ortaya koyar.
Aynı yıl R.Wilson'ın avantgarde operası 'The Civil War'da çalıştıktan sonra, 'Tonight'ı geçrekleştirdi. 'Tonight' gösterişli, hit parçaları bol, Reggae'den ballad'lara ve hard-rock'a dek uzanan eklektik bir plak. 'Never Let Me Down', çoğu kez nostaljik bir ruh haleti içinde, tekrar tekrar hep aynı eleştirmenlerce haklı olarak, Bowie'ye hiçbir şey katmayan bir çalışma olarak değerlendiriliyor.
BOWIE 'THIN MACHINE'DE NE ARIYOR?
'Let's Dance'ın ardından düşüşe geçen Bowie, ince şık görünümü, spor giyimi ve periyodik olarak değiştirdiği saçlarıyla bir yandan tekrar kimlik değiştirme krizi yaşarken, öte yandan da bu zorlu günleri nasıl aşabileceğini düşünüyor. Konserde ve basında pop-art, cinsellik, bohemizm, uyuşturucu ve ırkçılık gibi konulardan söz açıyor. Fakat bunlarda varolan yeni bir şey yok.
'Thin Machine' projesi, orijinalite arayışı gibi bir ihtiyaçtan doğuyor. Bowie'nin tüm müzikal serüveni içerisinde bir tek tip ön plana çıkarken, ilk kez burada tam tersi gerçekleşiyor. Bowie kendini grup elemanları arasına gizliyor, fotoğraflarda ön planda poz vermiyor. Plakları dinlediğinizde de onun çok öne çıkmadığını farkediyorsunuz. Fakat yine de burada Bowie'nin isteminin dışında oluşan bir durum var ki, herkes bu grupta Bowie'nin varlığından haberdar ve grup elemanlarından ziyade onu izliyorlar.
Bowie grup elemanlarının seçimi esnasında akıllıca davranarak, türlerine uygun bir şekilde, deneyili ve eski müzisyenleri kullanıyor. Bascı Tony Sales ve davulcu Hunt Sales, 15 yıl öncesinin Nazz grubundan ve Iggy Pop'un 'Lust For Life' albümünden tanınıyor. 'Thin Machine'de çok yeni bir şey yok fakat diğer Bowie çalışmalarıyla kıyaslandığında, çok gürültülü, heavy ve sert kalıyor. Albüm karmançorman görünmesine rağmen, birkaç dinleyişten sonra, melodik derinliğini farkettirerek kendini sevdiriyor. '60'lı yılların Hendrix'ine '70'li yılların Sex Pistols'una yakın konumlanarak, '80'li yılların bilinen sound'una alternatif olarak çalıyorlar.
Mamafih bunlar yetmiyor. İkinci Tin Machine Projesi 'Tin Machine II' da, ileriye doğru atılan bir adım değildi. 1992'de çıkan son Tin Machine ürünü olan ve konser kayıtlarından oluşan 'Oy Vey, Baby' grup için son noktayı koymuştu. Albüm hakkında Melody Maker'da çıkan Paul Mathur'un kritiği acımasız olduğu kadar yerini de bulmaktaydı. 'Oy Vey, Baby', bir sanatçının kariyeri içerisinde kategorik olarak hiçbir değeri olmayan bir çalışmaydı. Tin Machine bir gruptur, bütünüyle Bowie'nin kendisi değildir. Bowie için grup içinde eşitlerden biri olmak, unutulmak ve ölmek anlamına geliyordu.
BOWIE KİMLİÄİNİ YENİDEN ARAMAK
Şayet Bowie altı yıl aradan sonra, tekrar solo çalışma ihtiyacı duyuyorsa, bu kendisi için ölüme giden yoldan bir geriye dönüş refleksidir. Fötr şapka, demode bir kravat ve 1945 model mikrofonuyla karşınızda eski mallardan derlemiş yeni bir imaj: 'Black Tie White Noise'.