Murat BeşerBaşarısızlıkların ve eyyamcılığın bu kadar masum ve sevimli kıldığı bir başka insan var mıdır onun kuşağında acaba? Her başarısızlık hikâyesinde biraz daha büyüyen, kısa Sürede sönen her çılgınca fikirlerin ertesinde hikâyeleriyle biraz daha sempatikleşen Levent Erseven, düzenli Babıâli maceramın düğmesine basan adamlardan biriydi.
İlk karşılaşmamız doksanlı yılların başında Stüdyo İmge'nin ofisinin bulunduğu, hem işyeri, hem de bir kıraathane gibi kullanılan, Babıâli'de birbirine yaslanarak duran eski binaların bulunduğu bir sokaktaki üç katlı ahşap yapıda oldu.

Belli ki bir zamanların gözde sokaklarının halinden memnun evleriymiş bunlar; sonradan durumları epey endişeli ve güvensiz bir hal alan. Sanki başlarına geleceklerden haberi yokmuş, bir Süre sonra yerle bir olacaklarından habersizmiş gibi güleç yüzlü ahşap binalardan biriydi Stüdyo İmge'nin yuvası. Sokakta bulunan binaların yerine, içine işyerlerinin tıkıştırıldığı meymenetsiz beton blokların dikilmesi an meselesiydi. Yine de gülümsüyorlardı tüm sevecenlikleriyle; yaşlılara has bir mutlulukla. Her haliyle derginin temsil ettiği, yel değirmenlerine kılıç sallayan Don Kişot'vari değerleri ifade ediyor gibiydi.
Beni telefonla aradığında, ortak arkadaşlarımız olduğundan bahsetmiş, bunlardan biri olan müzisyen dostum Gökalp Baykal'ın tavsiyesiyle görüşmek istediğini söylemişti. 1984 yılındaki sarı saman sayfalarda yaşanan ilk maceranın ardından Stüdyo İmge dergisinin ikinci döneminin hazırlıkları yapılmaktaydı o esnada. Üflesen yıkılacak kadar bakımsız durumdaki binanın ikinci katındaki sokağa bakan, tamamı döküntü ahşap eşyalardan döşenmiş (döşenmemiş demek daha doğru olur, çünkü sadece iki masa, sandalyeler, derme çatma bir kitaplık ve ısınmak için iki bobinli cılız bir elektrikli sobadan ibaret) odada yürütülüyordu bu faaliyet.
İlk selamında 20 yıllık dostluğu geride bırakmış kadar sıcakkanlı biriydi Stüdyo İmge Dergisi'nin sahibi Levent. Sürekli burnunun ucuna kadar düşen astigmatlı gözlüklerinin üzerinden bakarak konuşuyor; bir yandan onu yukarı iterken, kalan zamanlarda aynı eli Cemil İpekçi stili bıyıklarıyla oynamaya tahsis ediyordu.
İki masa vardı ilk görüştüğümüz bu odada ve Levent'in yanında, herkesin onu radyo ve televizyonlardan tanıdığı halinden eser olmayan Genç Kadir Çöpdemir oturmaktaydı. İkisi de ultra geyikçiydi; işlerini geyik arası fırsatlarda görüyorlardı. Tarzları buydu ve tüm çevrelerinden destek gördüğü için, günün her saati yakın dostları tarafından muhabbetle besleniyorlardı.
Güle oynaya, şen şakrak ve esprilerin havada uçtuğu, çaylı bir ortamda dergi için yazmamı istediklerini, ama para verip veremeyeceklerini bilemediklerini söylediler. O kadar açık sözlü bir teklifti ki bu, kabul etmemek mümkün değildi. Ettim gitti tabii.
Kadir Çöpdemir, Ozan Orhan kapağıyla nihayet bulan editörlüğüne üçüncü sayıda noktayı koymuş; derginin okurunu küstüren popüler fikirlerini poşetine doldurarak önce radyo, sonra TV olmak üzere kendini daha büyük fırsatlara hazırlayan yolculuğuna çıkmıştı. Dördüncü sayıyla ve Levent'in teklifiyle birlikte editörlüğünü üstlendim Stüdyo İmge'nin.
Çok sima tanıdım bu Süre zarfında geçmişten geleceğe taşınan. İşi müzikten doğal afetlere çeviren Burak Erdem, her daim şairliği ağır basan Orhan Kahyaoğlu, önce derginin reklâmlarını toplamakla görevli, sonradan Çalıntı dergisini çıkaracak olan yenilgi duayeni Suat Bilgi, ehemmiyetli garajyen Barbaros Devecioğlu, yazıları içime sinmediğinden yayınlamadığım Kanat Atkaya, çok sonra Blue Jean dergisinde yazan Özlem Gürel, görkemli kaybedenler Çetin Şan ve Nezih Onur, punk ve endüstriyel müziğin buralı temsilcisi Kemal X, fanzinin yetenekli yerel öncüsü Mondo Trasho Esat, geleceğin müziğine meraklı Yahya Madra, Hard-rock gizemcisi Recep Karaş, sektörel işlerini plak şirketi kurmaya kadar ilerleten Afşin Akın ve o zamanlar tarafından metalci düşmanı ilan edildiğim Aptülika en belli başlı olanlarıydı.
Bu dergiyi çıkararak, para kazanmakla kazanmamak arasında müzik misyonerliği yapıyorduk açıkçası. Çoğunlukla öğle yemeğini yiyemeden akşamı bulduğumuz ya da arkadaşların getirdiği sandviçlerle sabahladığımız gecelerde yazıyorduk yazılarımızı. Arka taraftaki küçük odayı o zamanlar caz yazılarımızı kaleme alan Erdal Göksoy ile paylaşıyordum. Kara kışa rast gelen bir dönemde, parasızlıktan kırılan camını taktıramadığımız bu odada, bizi dışarıdaki acımasız fırtınadan ve kardan koruyan yegâne şey, pencerenin ahşap çerçevelerine raptiyelerle tutuşturulmuş bir muşamba parçasıydı.
Soğuktan korunmak için başvurduğumuz yollardan bir de Sürekli hareket etmek ve çay içmekti. Bir de arada bir benim de eşlik ettiğim, Erdal'ın kısa aralıklarla masasının üzerinde tutturduğu davul ritimleri. Önceleri bunu sadece ısınmak amacıyla yaptığını düşünürdüm, ama kara kış geride kalıpta odamızın penceresinden görünen ağaçların ilk çiçeklerini verdiğinde de Erdal'ın davul ritimlerinin azalacağına çoğaldığını (bazen hilafsız yarım saati geçerdi) görünce anladım ki, derdi soğuk değilmiş. Erdal davul çalıyordu amatör olarak, ancak bu bir müzisyenlikten ziyade sağaltımdı onun için. Şizofrenisi vardı Erdal'ın ve son derece ağır ilaçlar almak zorundaydı. Günü gününü tutmuyordu. An geliyor sayfalar dolusu yazıyor, gün geliyor sekiz saati bir tek paragrafla geçiriyordu.
Hatalarına ve olanaksızlıklarına rağmen döneminin oldukça ilerisinde bir dergiydi Stüdyo İmge. Bu o zamanlar çok anlaşılmasa da, aradan geçen 14 yıldan sonra daha net fark edilmişti. Bunda çevremizdeki iyi dinleyen ve düşünen ve okuyan insanların katkısı azımsanmayacak derecede fazlaydı. 10 sayı birlikte çıkardık Stüdyo İmge'yi ve sonra başka başka işler için yollarımızı ayırdık Levent'le. Uzun yıllar görüşemedik, arada bir aldığım haberlerde, onun başarısızlıkla sonuçlanan pek çok girişiminin yanı sıra Eminönü'ne inen yokuşta birileriyle iç çamaşırı işine girdiği bile söylendi.
(devam edecek)