Murat Be?erLakabı memleketinden ya da ten renginden gelmiyordu Portakal'ın. Soyadıydı Portakal, Mehmet'in. O yüzden herkes Portakal diye hitap ediyordu ya da arkadaşlar arasında kısaca Port deniyordu.
Doksanlı yıllar boyuca EMI / Kent plak firmasının Unkapanı çarşısındaki deposunun pazarlama müdürlüğünü yaptı Port. Aynı Sürenin kısa bir zaman diliminde de ben, önce Şahin Plak, sonra da Raksotek'te çalışmış; ilk günlerden itibaren arkadaşlığımı pekiştirmiştim kendisi ile.
Uzun saçları, küpeleri, samimiyeti, yaşam doluluğu ve eğlenceyi sevmesiyle dikkatimi çekmişti ilk defa. Alışverişe gittiğimde, kısa da olsa çarşıdaki ilişkilerden sıkıldığını, aslında iş yaşantısının dışında renkli bir dünyası olduğunu hissettiren sohbetleriyle mesafe hemen kısalmış, arkadaşlığımız özellikle müdavimi olduğumuz Babylon geceleri ile iyice ısınmıştı.
Sektörün arkasından atlı kovalıyormuşçasına CD'ye geçtiği günler yaşanıyordu. Hemen her dükkânda büyük bir faaliyet sürüyordu. Rafların yükseklikleri yeniden ayarlanıyor, eldeki plaklar bir an evvel kurtulunması gereken ve lüzumsuzca yer kaplayan münasebetsiz nesneler olarak görülürken, ellerinde raflar taşıyan marangozun biri giriyor biri çıkıyordu çarşının kapısından.
EMI'ın yeri üç kattan oluşmaktaydı. Üst katı yönetim ve medya ilişkilerine tahsis edilmişken, çarşının alt katından giriş kapısının sağında bulunan orta katında müşteriler, dükkancılar, toptancılar ve ayakçılar (dükkanlara siparişlerini temin eden aracılar) ağırlanıyor; en alt kat ise geçmişe ait ne varsa onların, her türden ıvır kıvırın depolandığı bir ardiye olarak kullanılıyordu.

Alt katı ilk gördüğümde gözlerim yuvalarından fırladı adeta. 2.000 adedin üzerinde long play ve 12 inç single vardı tozlu raflarda. Belli ki, hiç kimse tarafından hatırları sorulmuyordu uzun Süredir. Ölüme terk edilmiş, evlerinin camları silinmemiş penceresinden sokağı seyreden yaşlı insanlara benziyorlardı hepsi; gerçek sevenleri tarafından sahiplenilmeyi bekleyen.
O zamanlar EMI'ın promosyon müdürlüğünü yapan Afşin Akın dahil herkes, o plaklardan kurtulmayı ve bir an evvel o kocaman alanın yeni ithalatı gerçekleştirilecek CD'lere açılması gerektiğini düşünüyordu. Şirketin aklını Amerika'daki yatırımlarından alamayan sahibi Ümit Bey bu işlere karışmadığından, her şey satış müdürü Ömer Bey'in dudaklarının arasından çıkacak kelimelere bakıyordu. Oysa onun ağzından da paradan ve Türk Sanat Müziği şarkılarının katlinden başka şey çıkmıyordu.
Oldukça tuhaf ve komik biriydi Ömer Bey. Patron yalakalığından müdürlüğe giden yolda, meslek ve sektör adına hiçbir şey öğrenememiş; eksikliğini altındakilere kötü davranarak gidermeye çalışırken, arzuladığı iktidarı kraldan çok kralcılıkla sağlayacağını düşünen biriydi. Ama buna yetecek kadar bile vasfı yoktu. Sıska, çelimsiz, çirkin görünüşlü, oturduğu deri koltuğu ve altında çalışan 15 kişiyi gelişmemiş tatminsiz ruhu için alabildiğine kullanan, ince ruhlu görünmek için kendini olmadık komik durumlara soktuğunu anlamayacak kadar kaba yaradılıştaydı.
Alışverişe gelen bazı 'sevdiği', vadeyi uzatmak için ona katlanmaktan başka çaresi bulunmayan dükkâncılara dayanılması mümkün olmayan sesiyle Türk Sanat Müziği eserler (hatta bazen ben yazdım dediği, karamela manisini geçmeyen şiirler) okur, sonra arkasından borazan çalınmasına neden olurdu. Mesaisinin kalan saatlerinde de borcu gecikenlere telefonda ya da yüz yüze bozuk çalar; keyfi yerindeyse öğüt verirdi.
Neyse ki, biraz Ömer Bey, biraz da son derece ağır hareket eden yönetim, kısa Sürede plakların tahliyesi sorununu çözemedi. Ben de bir müddet sonra çarşıdaki vazifemden ayrıldım. Ama ne yalan söyleyeyim gözüm arkada kaldı; çünkü ilk gördüğüm andan beri dayanılmaz bir arzuyla istiyordum bu promo plakları.
Akmar Pasajı'nda Zihni ile çalışmaya başladıktan sonra bile unutamamıştım onları. Bir yandan EMI tarafından onların halen değersiz baş belaları olarak görülmeye devam etmesi için dua ediyor, öte yandan da depoda yer krizinin büyümesi konusunda sıcak haberlere kulak veriyorduk, Zihni ile beraber. En münasip olduğunu düşündüğümüz anda plakları toptan almayı teklif ettik. Düşündüğümüz para oldukça azdı, ama neyse ki başka teklif veren rakibimiz yoktu. Fazla düşünmeden evet yanıtını verdiler. Hemen çarşının arka kapısına bir kamyonet yanaştırarak, çalışan arkadaşların yardımlarıyla yüklemeye başladık plakları.
Yükleme esnasında, dükkânın ücra köşelerinden birinde duran Technics 1210MK2 pikapta niyetim olduğunu önceden bilen Port ile göz göze geldik bir an. Tereddütsüz okudu aklımdan geçenleri ve sembolik bir para (aşağı yukarı iki kilo pırasa fiyatı) karşılığı onu da kamyonetin önündeki yerimi alırken koydum kucağıma.
Plakları Zihni'nin dükkânının iki üstünde bulunan evine getirdik. Yaklaşık 24 saat sürdü ayıklama işlemi. 1210'la birlikte iki yüzün üzerinde plağı arşivime kattıktan sonra geri kalanını Akmar'ın arka çıkışında bulunan ikinci el kitap ve plak satıcısı Hanefi'ye aldığımız para karşılığı verdik.
Bu partiden arşive girenler arasında belli başlı olanlar arasında çift kapaklı David Bowie klasiği "Hunky Dory", üç Morrissey 7 inçi (Suedehead, Everyday is Like A Sunday ve Picadilly Palare), iki Talking Heads 12 inçi (Lady Don't Mind ve Blind), new-wave'in çivisini yerinden oynatan albüm Thomas Dolby'nin "Golden Age Of Wireless"ı, kırmızı renkli The The 12 inçi "Slow Emotion Replay" ve birkaç Tangerine Dream. Sonra efendime söyleyeyim, Blue Note arşivinden Andrew Hill "Eternal Spirit", Bobby Hutcherson "Montara", Dexter Gordon "Go" Freddie Hubbart "Times Are Changing" Tony Williams "Native Heart" ve daha bir dolu Blue Note klasiği vardı.
Hâlihazırda hem aynı 1210'u kullanıyor, hem de oradan aldığım plakları büyük bir keyifle döndürüyorum. Port ise aynı firmanın Ömer Bey'in emekliliğinin ardından satış müdürü oldu, İzmirli bir bayanla evlenerek gece yaşamının hareketliliğinden el etek çekti, daha sıradan bir yaşamı tercih etti, ama özünde bir şey değişmedi; O halen Unkapanı çarşısındaki en çizgi dışı ve özel insanlardan biri.