Eylül
01 02 03 04 05 06 07 08 09 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30
Kategoriler
Kullanıcı adı:

Parola:


Deli Alper ve Henri Texier
Murat Beşer

İlk defa Music Concrete meraklısı dostlarımla yaptığım bir sohbet esnasında gördüm Alper Maral'ı. Kavanoz dipli 1950 model Michael Caine gözlüklerinin altından dünyaya büyük bir merakla fıldır fıldır bakan, yarım keliyle yetmişli yılların Alman pornolarından fırlamış gibi görünen bu ufak tefek adam, hem bir dinleyici olarak görüntüsüyle, hem de sohbete kattıklarının esprili zekasıyla dikkatleri üzerinde topluyordu. Yanımdakine döndüm, çaktırmadan işaret ettim "çok güzel ve tutkulu bir deli" dedim. Yanımdaki hemen onayladı bu yorumu baş hareketi ve belli belirsiz bir gülümsemeyle. O günden sonra Deli Alper oldu onun adı aramızda.

Arkadaşlığımız gökten zembille inmişti sanki. Ne konuşsak, birlikte uzun yıllar yaşamışız ya da birbirini doğumdan hemen sonra kaybetmiş ve yıllar sonra bulmuş ikizler gibi kusursuz bir uyum içinde sonuçlandırıyordu.

"Bir plak dinledim hayatım değişti" diye anlatılan hikayeler çokça uyuyordu ona. Çocukluk günlerinde transistörlü radyolarından Sürekli dinlediği ve bir yandan halen sakladığı sarı BASF kasetlere kaydettiği Hülya Tunçağ'ın caz programlarının etkisi altında büyürken, Tatbiki Güzel Sanatlar okulundan emekli vitray öğretmeni babası Oktay Maral Bey'in eve ziyarette bulunan hippi öğrencileri sayesinde hayatının istikameti iyiden iyiye değişmişti.

İlk çarpıldığı plak "Dark Side Of The Moon"un etkisiyle koleksiyonculuk konusunda ilk adımlarını atmış; sonradan edindiği ve kazınıncaya kadar dinleyerek eskittiği kırmızı hamur kağıt kapaklı yerli Pink Floyd, eksik basıldığı için albümün sonunun dinlenemediği Iron Maiden'in yerli baskı "Number Of The Beast"i, kendisine yoğurt kabında hediye edilen İlhan Mimaroğlu'nun "Çizmeli Kedi"si ve her türden garip Rus baskısı plak, onu, kendisini bekleyen sıradan gelecekten koparıp alan şeyler olmuştu.

Klavyeli çalgılara duyduğu merak onu bıyıklarının terlemediği günlerde ilk orkestra denemesine sürüklemiş; Alman Lisesi öğrencisi olmasına karşın, tüm okulun gözünde bir "hain" olmayı göze alarak, üç Saint-Josefli ile bir topluluk kurmuştu. Adlarının baş harflerinden oluşan (yakın çevrede kısa Sürede efsane haline gelen) CAST topluluğunda davulu Cengiz Baysal, gitarı Sarp Maden, bası ise Tekin Kunt üstlenmişti.

Bazı akşamlar kuytularda gizlenen çılgın dörtlü, okulun kapılarının üzerlerine kilitlenmesi ve kurt köpeklerinin bahçeye salınmasının ardından konferans salonunda prova yapar; sonrasında çantalarındaki yiyeceklerle köpekleri oyalayarak bahçenin çitlerinden atlayarak kaçarlarmış. Evine yaptığım ilk ziyarette gerçek sıra dışı bir deli olduğunu iyice kavradım onun. Üsküdar'ın arka sokaklarından birinde bulunan küçük bir evde kendisi için biçilmiş bir kaftan olan eşi Filiz ile yaşıyordu.

Görüntüsü dahil olmak üzere her haliyle onu dengeleyen bir karısı vardı. Filiz bu şahane deliyi anlayacak kadar zeki, aynı deliyi rahat bırakacak ve iyi yaşatacak kadar hoşgörülüydü. Farklı yaşam formlarına, kültürlere, ilgilere, birbirine uzak mesleklere sahip olmalarına karşın, ilişkilerini sağlam kazığa bağlayan nahif, insancıl ve eğlenceli ortak zamanlar yaratabiliyorlardı. Örneğin 300 adet VHS ve Betamaks video kaset çizgi film arşivlerindeki Musti, Bugs Bunny ve Jetgiller, birbirlerine karşı duydukları modernizme bulaşmış ilahi aşkın teminatıydı. Aralarındaki sevgi ve saygı karşılıklı hayranlığa dökülmüştü bu sayede.

Bu küçük evde kendisine 12 metrekareden oluşan bir yaşama alanı ayrılmıştı. Tavana kadar müzikal eşyanın yığılı olduğu odada ellinin üzerinde enstrüman bulunuyordu. Hemen girişte iki tane 88 ağır tuşlunun üst üste duruşu göze çarparken, neredeyse zamanında bünyesinde çalıştığı Man Ajans stüdyosunun emekliye ayrılmış tüm cihazlarının buraya taşınmış olduğu anlaşılıyordu.

Bu kadar demode ama bu kadar da elektronik müzik tarihi için mühim enstrümanın bulunduğu bu uzay boşluğu, sanki bir müzeden sökülmüş ve Deli Alper'in evine bir oda halinde monte edilmişti. Zaman tünelini andıran bu küçük müzede dikkatlice bakıldığında, meraklısına sayılabilecek 1 inçlik 16 kanal bir kayıt cihazı, TAC 32 kanal mikser, bir adet 8DX7'ye denk düşen TX816 Yamaha, ikişer adet MS20 Korg Modüler ve Harmonium körüklü org ile sayısız Revox makara teybin varlığı dikkat çekiyordu.

Kesinlikle suni bir merak değildi bu; çünkü Deli Alper'in giyim kuşam ve gündelik hayatta kullandığı tuhaf eşyalar da, tuhaf zevkleri gibi, bu alet edevatın izdüşümüydü. Sıradan bir gün için bırakın papyon takmanın tuhaflığını, asla lastikli papyona itibar etmez; takacağı papyonun açık ve bağlanır olmasına büyük önem verirdi. Giysi rengine uygun olarak çantasından eksik etmediği dolma kalem, bir kilo çeken alüminyum ajanda, karanlık ortamlarda not almak için ucu ışıklı tükenmez kalem, kanat açıklığı 90 santim olan Ericsson prototip takoz cep telefonu yanından eksik etmediği birkaç gereçti.

"Öğrencilerime canım feda" diye düşünen, deneyimlerini öğrencilerine aktarmayı insanlılığın geleceği adına bir kazanç olarak gören adanmış bir öğretmendi Deli Alper. Yalnız "can feda" faslında tersinin de gerçek olduğunu belirtmek gerek. Öğrencileriyle ders sonrasında kan ter içinde kalana kadar okul koridorlarında maç eden bu sıra dışı ve mütevazı şahsiyet, onlara Sürekli şaşırtıcı fikirler aşılar; ancak çılgınlık yaparak yeniyi keşfedebileceklerini öğütlerdi.

Derslerini bağıra çağıra söylediği şarkılar ve enstrüman çalarak pekiştirme saplantısı, bu delinin vazgeçilmezlerinden; öğrencilerinin ise o dersi hayat boyu unutamama nedenlerindendir. Herhangi bir konuyu önce Türkçe, ardından Almanca, İngilizce veya Fransızca, baştan aşağı müzikal formatta ve piyano eşliğinde anlattığı çokça vakidir.

Tahmin edilebileceği üzere, bozuk düzenin maşası, uyumcu "öğretim üyeleri" ve okul yönetimi için ciddi bir rahatsızlık kaynağıydı Deli Alper. "Efendi hoca" tanımına hiç uymaz. Onu sırtına sıklıkla geçirdiği "rock'n roll never die" tişörtüyle derse girmiş, Stockhausen anlatırken görürseniz şaşırmayın. Büyük ciddiyetleri özünü zedelemeden, dejenere etmeden bir oyuna, bir eğlenceye çeviren yeteneğiyle Deli Alper, sihirbaz ile öğretmen arasından bir yerde duruyordu.

Suni akademik sınırları reddeden yaşam biçimi, çalışmaları ve düşünceleriyle oldukça "sinir bozucu" biri olduğu rahatlıkla söylenebilir. Son yıllarında müzayedelerde minicik bir parçaya maaşını yatıracak kadar korkunç bir koleksiyoncu olur Deli Alper. Cumhuriyet tarihinin en kritik bestecilerinin hiçbir yerde yayınlanmamış fotoğraflarından tutun da, Allan Broadbend'in "bende bile yok" diyerek imzaladığı plağına kadar bir dizi maddi, manevi kıymeti bulunan antika parçayı edinmesiyle romantizmin uslanmaz kategorisine yelken açan biri haline gelir. Tutkusunu parayla ölçmez; hani paralı biri değildir, ama tutkusu için dünyanın en cömert insanı gibi davranmaktan alıkoyamaz kendini.

Tutkularının kriteri önyargıları değildir. Bunu anlamış olmamdaki en büyük kanıt en sevdiği basçı Henri Texier'in iki plağını beğenmediği için bana vermiş olmasıdır. 1983 tarihli "Compilatex" ile klavyeci Jean-Pierre Mas'ın ev sahipliğinde 1985 yılında kaydedilmiş bulunan "Trapeze" albümleri gerçekten de Fransız sanatçının kariyerinde parlak olmayan çalışmalardı. Gericiliğin her alana olduğu gibi caza da çöreklendiği bu zaman diliminde çıkan iki plağı düşünmeden vermişti.

Herkesin yolunu bulmaya çalıştığı, çoğunlukla da bulamadığı, tatsız elektronik ve ticari dijital tınılara saplanıp kaldığı dönemler ait çalışmaları haklı olarak sevmeyerek bağnaz olmadığını kanıtlamıştı Deli Alper. Romantikliğinin haddi hududu yoktu. Bir yeri, bir dönemi ya da kültürü merak etti mi, tam eder; oranın vatandaşı ya da kültür ataşesi oluverirdi adeta. Hemencik dilini öğrenmeye kalkışır, özel yeteneği sayesinde öğreniverirdi de.

Hali hazırda beş lisana sahip bulunan Deli Alper'in, bir kitabı okuyabilmek için bile dile başladığı bilinir. Çocukluğunda Mısırlı, her daim Alman olmuş; hepsinden evvel Japon kültürüne iptila ile bağlanmıştı. Son göz ağrısı ise Kuzeydoğu Pakistan ve Afganistan olunca, Gilgit ve Hunza yollarına düşmüştü. Yerin hiç önemi yoktu, her yerde kendini evinde hissediyordu.

O yüzden onu herhangi bir zamanda, hiç ummadığınız bir yerde ve koşulda karşınızda bulabilirsiniz. Salaş bir kahvehanenin televizyonunda bayan voleybol takımının maçında oyuncuların bacaklarını izlerken çıkabilir karşınıza. Bir bakarsınız sahip olduğu binlerce projeden biri olan "İstanbul'un İşitsel Manzaraları" kapsamında, Şehit İhsan Kalmaz şehir hatları vapuruyla düet yapıyordur.

Olmadı, üst katınızdaki balkonda bas trombon çalıyordur. Kederli bir evsiz için gecenin bir yarısında sokak ortasında hüzünle üfleyen de odur. Kısmet bu ya bir gün ev sahibi olursunuz; şaşırmayın, kapınız çalınır ve elinde trombonuyla "hayırlı olsun" adlı bestesini çalarak biri içeri girerse, O Deli Alper'dir.

Dost Mekan
Peyote
Hadi indir !
East of the Sun
Duyurular
Stüdyo İmge, Açık Radyo'da...
Club Intro