Yüksek Kaldırım'ın plakçıları.
Murat Beşer1998 yılında 80 yaşında iken vefat eden Nesim Alabora, ya da bizim hitap ettiğimiz şekliyle Nesim Amca, Yüksek Kaldırım'da plakçı dükkânı açan ilk kişiydi. Rivayete göre varlıklı bir aileden geliyordu, ama uyumsuzdu, ailesiyle geçinememesine neden olan maceracı mizacı sonucu sürüklenmişti bu işe.
Kibar bir eski İstanbul Yahudi'si olan Nesim Amca, yetmişli yılların başında yokuşun Tünel'e yakın bir yerinde sokak tezgahı açmış, sonra elindeki plakların artmasıyla işini mütevazı bir dükkana taşımıştı. Bazen tezgahının altından, davranışlarıyla sanki özel bir öneme haizmiş gibi anlamlar yüklediği kırık plakları, "İkinci ya da üçüncü parçadan çalıyor bu" diye satmaya kalkışması, yaşama bakış açısının özetiydi.
Kırmızı yüzünün tam ortasına yerleştirilmiş patlak ve kanlı gözleriyle bakarken insanı süzen, titrek hareketleriyle sinirli ve ani hareketlerde ürküten, ama verdiği kısa Süreli tedirginlik duygusunu pamuk helvası gibi sözcüklerle telafi eden zayıf bir adamdı Nesim Amca. Kekeleyerek konuşur, elinde tuttuğu plak önemli ya da pahalı bir parça ise heyecanıyla doğru orantılı olarak kekelemesi de çoğalırdı. Raf harici çıkardığı plaklar her nedense toz toprak içinde olur; "Bu plağın hali ne böyle Nesim Amca" dendiğinde, Sürekli el altında tuttuğu plaktan çok daha kötü durumda olan bir paçavra parçası ile onu silmeye kalkışırdı. Olmazsa "Ama bu plak Avrupa, Avrupa" diye kısık sesle gizli bir bilgi veriyormuşçasına tıslardı.

Hakkında hiç bilgisi olmasa da iyi plağı bir kilometre uzaktan tanır, ama onları her zaman ayrıcalıklı ve paralı olduğunu bildiği müşterilerine ayırırdı. O nedenle tezgahında hiçbir zaman kıymetli plak bulunmaz, elinde ne kadar klasik ya da oldies plağı varsa, onları her gördüğü uzun saçlıya rock diye kakalamaya kalkardı. Yokuşta plağın yanı sıra ikinci el kitap ve pikap satan Neon adlı dükkânın sahibiydi Şuayip Akbaş. Müşterilerinin gözünde "yüzü sirke satan esnaf" idi, ama somurtkan ve aksi görüntüsünün yanıltıcı olduğu, onunla birkaç kelime ettiğinizde ya da birkaç plak aldığınızda hemencecik anlaşılırdı.
Niğde'nin Bor ilçesinden gelmişti İstanbul'a. Bir rivayete göre orduda asker iken istifa ederek açmıştı yokuşun ortasındaki küçük dükkanı. 1968 yılında bu işe başladığında daha ziyade filateli işiyle birlikte avize satışı ve elektrik malzemeciliği yapıyordu. Yanı sıra elektrikli cihaz tamiri yapılan bu dükkanda, gün be gün plakların varlığı diğer nesnelere ağır basmaya başlamıştı.
Bir gün Hey dergisine verdiği "plaklarınız alınır satılır" ilanı, bu dükkan için dönüm noktası oldu. İlanda telefon yoktu, çünkü dükkânda da yoktu. O zamanlar telefon almak için yazılmak gerekiyordu ve sıranın size gelmesi 10-12 yıl sürüyordu. Açık adresle yayımlanan bu ilan, kısa Sürede dükkanı müzikseverlerin uğrak noktalarından biri haline getirdi. Bir yandan Melodi, Coşkun Plak, Sahibinin Sesi, İstanbul Plak ve Odeon firmalarının bastıkları, öte yandan müşteri evlerinden alınanlarla, arı kovanı gibi işlemeye başlamıştı Şuayip'in dükkânı.
Gittikleri evlerde kendisine teklif edilen kitaplara da hayır diyemedi Şuayip. Kendisi meraklı bir kitapseverdi, ayrıca Cumhuriyet Gazetesi okuruydu. Plaklarını, kitaplarını aldıkları insanlar arasında dönemin ünlü müzisyenleri, yazarları ve bilumum simaları vardı. En büyük parti ise ölümünden sonra Aykut Sporel'in plakları olmuştu.
Alımları Sürekli dükkanına takılan kadim dostu Yılmaz Abi'nin station arabası ile yaparlardı. Malların hepsini bir kerede getiremedikleri ise çokça vakiiydi. İşleri çok iyi gidiyordu ve dükkanda malların çokluğu öyle bir hal almıştı ki, Şuayip çareyi kendisine konsinye plak satmak isteyen öğrencilerin başvurularını değerlendirmekte buldu. İstanbul'un muhtelif semtlerinde, okul önlerinde tezgah kurarak plak satmak isteyen öğrencilere ve taşradaki dükkânlara mal veriyordu artık Şuayip.
1998 yılında kısmi felç geçiren Şuayip'in sol tarafı tutmaz olmuştu. Yıllarca dükkanını oğluna bırakarak evinde yatmak zorunda kaldı. Aynı Sürede fıtık ameliyatı olmuş, kalp büyümesi ile boğuşmuştu. Kısmen sağlığına kavuşan Şuayip dükkâna döndü, ama o şaşaalı günlerin çok uzaklarda kaldığının bilinciyle. Şimdi tüm gün dükkânının kapısında elindeki bastonuyla oturuyor ve kendisine eski günleri hatırlatacak vefalı müşterilerini bekliyor.
Şuayip'in yokuşta plak verdiği satıcılardan biri de Ankaralı Şarapçı Nazım idi. Plebyen gönüllü Nazım, elinden sigarasını eksik etmeyen, çökük avurtlu, mavi gözlü, epey kambur durmasına karşın uzun boyu hissedilen, plak fiyatlarında sorun çıkarmayan iyi bir adamdı. Pejmürde giyinişiyle her zaman oldukça düşkün görünür, sattığı plaklardan ilk denkleştireceği şeyin şarap parası olduğu anlaşılırdı.
En büyük özelliği okuma yazma bilmemesi, ama iyi para sayan biri olmasıydı. Bir zamanlar çok para kazandığı, ancak bu paraları içki alemlerinde har vurup harman savurarak kötülediği rivayet edilirdi. Yokuşu Karaköy tarafından tırmanıyorsanız, 50 metre sonra kendisine ulaşırdınız. Sol tarafta bir pantografçının yanındaki yıllardır basılmaktan ortası erimiş yamuk merdiveni çıktıktan sonra sizi karşılayan loş koridoru geçer ve sağdaki ilk odada Şarapçı Nazım'ı görürdünüz. Taş bina içindeki bu soğuk han odası için biçilmiş kaftan görüntüsüyle oturan satıcı, önceleri size ürkünç gelir, ancak aldığınız ilk plaktan sonra dünyanın en iyi adamı oluverirdi.
Çok fiyat çekmemesine karşın kurnaz bir plak satış tekniğine sahipti. Dükkânına ayak basan herkesi ikinci gidişinde mutlaka tanır ve nelerden hoşlandığını kestirirdi. En çok almak istediğiniz plağı sona saklar, size açıkta duranlar arasından birkaç plak sattıktan sonra, cebinizdeki eve dönüş parasını da harcatmak üzere, almadan edemeyeceğiniz plağı elinize tutuşturuverirdi.
Müzikle hiç alakası yoktu Şarapçı Nazım'ın, sadece zeki bir adamdı. Dilinin peltekliği ise konuya yaklaşımının makyajıydı bizim için. Led Zeppelin ve Pink Floyd plaklarını iyi tanır; onlardan Lepleze ve Pikflo diye söz ederdi. Bir de Apaçi Ayhan faktörü, ona Alman topluluklarını iyi belletmişti. Ne zaman Apaçi ile gitsek, plakları tek tek çıkarır ve "Bak bu alaman ha, alaman" derdi. Apaçi'de sıklıkla çıkardığı Allman Brothers plağı için her defasında "Bu Alman değil dayı, adı Alman bunların" diye karşılık verince, "ne sikimse, boşver!!!" deyip plağı tekrar tezgahın arkasına atardı.
İki binli yılların başlarında yaşama veda ettiğinde durumu iyice kötülemişti Şarapçı Nazım'ın. Gençlik günlerindeki duygusal tutumsuzluğu onu yaşlılığında yalnız ve yuvasız biri yapmıştı. Uzunca Süredir kaybetmiş olduğu dükkânından sonra, yokuştaki börekçi dükkânının önüne sokak tezgahı kuruyor ve dükkânın karşısındaki metruk binanın bodrumunda yatıp kalkıyordu.