Murat BeşerAçık havanın sahneye uzak tepesindeki merdiven basamaklarında kulağına fısıldananlara inanamıyordu. Sahneyi görebilmek için dürbünü eline aldığında gördüklerine o da inanamadı. Sahnede parmak ısırtan dünya devi basçı Marcus Miller, saatler evvel kendisine hediye ettiği Lale Plak tişörtünü kollarını keserek sırtına geçirmişti.
Görüntüsünün aksine ince ruhlu bir adamdı Miller. Kendisine gösterilen bu nezaketi büyük bir tevazuuyla onurlandırarak, Açık Hava’nın merdivenlerinde zorlukla ayakta dikilen Lale Plak mağazasının sahibi Hakan Atala’ya yaşam boyu unutamayacağı bir anı hediye etmişti.
Müziğe tutkun, arşiv sahibi bir kocaya sahip tüm ev kadınlarının korkulu rüyasıydı Hakan. Müşterileri arasında onunla tanışıklığını ve Lale Plak müdavimliğini adeta yasak bir aşkı ailesinden gizlercesine yaşayanlar, aldığı CD’leri hanımı tatile çıktığında ya da uzak yer akraba ziyaretinde bulunduğunda gizlice eve sokanlar bile vardı.
Bunlar ağırlıklı olarak artık erimekte olan orta sınıfların yüzü kültüre bakan kesiminin temsilcileri olmakla birlikte amatör ruhlu profesyoneller, tedavisiz koleksiyonerler, radyocular, televizyoncular, sinemacılar, tiyatrocular ve reklamcılardan oluşuyordu. Müzikle ilişkisini belli ölçülerde yaşamsal olmazsa olmazlara taşımış bu orta sınıf entelektüellerin vazgeçilmez kıraathanesiydi Lale Plak.
Tadından geçilmeyen çay içmelere mutlaka bir müzisyen eşlik eder; Kerem Görsev, Akın Eldes, Önder Focan, Okay Temiz, Erkan Oğur gibi daimi dostlar, hayatın kulisine ilişkin anılarıyla renk katarlardı hararetli sohbetlere.
Sadece şehrin ileri gelen müzik dinleyicileri ve müzisyenleri değil, şehir dışından memleketin en özel dükkanını ziyarete gelenler dışında da hatırı sayılır sayıda yabancı müzisyen ve turist ayak basıyordu bu 40 metrekareden ibaret müzik Kabesine.
John Zorn, Bugge Wesseltoft, Jordi Savall, Dino Saluzzi, John Surman, Terence Blanchard, Buddha Bar konseptini yapan Claude Shalle ve ECM konseptinin yaratıcısı dahi yapımcı Manfred Eicher; Lale Plak’ın hatıra defterinde imzası bulunanlar isimlerden bazıları.
Festivale, konsere gelen tüm müzisyenler şehir turu esnasında herkesçe şehrin müzik yaşantısındaki yüz akı olarak kabul görmüş bu dükkana getirilir; müzikal haritamız Hakan’ın kütüphaneci titizliğindeki sunumuyla yaşatılırdı.
Yüzde yetmişini caz albümlerinin oluşturduğu bu dükkanda ilginç bir raf sitemi vardı. Kapının girişindeki ana tezgahta cazlar enstrümanlarına göre alfabetik dizilmiş, takiben klasikler dönemlerine ve bestecilerine, dünya müzikleri coğrafyalarına göre ayrılmış bulunurlardı. Osmanlı, Sufi ve halk müziğinden oluşan Türkiye kısmı ise, dükkanda özel bir köşeye sahipti, çünkü yabancıların önüne dikeleceği ilk tezgah burasıydı.
Ticaretten ziyade müziğin kültürüne ve misyonuna önem verildiğine dair kokular yükselen minik dükkan, repertuarından, müşterilerine, tarihinden güler yüzlü sohbetçi sahibine kadar pek çok konuda, yerli yabanı guide’ların ilgisine mazhar oluyor; memleket bir yana Avrupa’nın en saygın butik dükkanları arasında gösteriliyordu.
Müzisyeninden dinleyicisine bulunmaz bir kaynak olarak görülen tecrübeli dükkancı, satıcıdan öte festivallere getirilecek müzisyenler ve çıkarılacak albümler hakkında da önemli başvuru kaynaklarından biri olarak görülmeye başlanmıştı. Fikirlerindeki avantaj müzisyen, yapımcı ve organizatör olmamasıydı. Mesleki körlüğüne tutulmuş profesyonellere ve yola yeni çıkacak acemi çaylaklara karşı dükkanındaki dinleyici cephesinden gelen fikirleri yoğunlaştırılmış halde sunuyordu. Bir nevi halkın nabzını tutuyordu Hakan profesyonellere karşı.
Adeta berber dükkanına benziyordu Lale Plak. Sadece berberin değil, ense tıraşı olanın da, saç sakal için bekleyenin de muhabbetti körüklediği eski zaman berber dükkanına. Bir şeyler öğrettiği müşterilerinden aslında çok şey öğreniyordu Hakan. Bilginin emanetçiliğini yapıyordu hiçbir menfaat ummaksızın. Aklının düzgün raflarına yerleştirdiği değerli bilgileri kıskançlık, bilgiçlik ve küstahlık sergilemeksizin ihtiyaç sahibine dağıtan bilgi sosyalistiydi.
Bazen tatsız bir dedikoduyu bile hoş bilgiye çevirerek sunmasını bilen bu ehliyet sahibi kibar adam, şiddetle karşısında olduğu görüşler karşısında da karşıdakini kırıp dökmeden büyük bir zarafet içinde cevap verebiliyordu.
Lale Plak bir baba yadigârıydı üç çocuklu göçmen ailesinin tekne kazıntısı oğluna. 13 Mayıs 1954 tarihinde Beyazıt’ta bir aile dükkanı olarak kardeşi Yusuf Beyle mağazayı açan Baba İbrahim Atala Bey, Tito zamanı Yugoslavya’dan Türkiye’ye göçmüş; mesleği olan terziliği sürdürerek yeni bir yaşama sıfırdan başlamıştı.
İki kız kardeşle evlenen bu iki erkek kardeş çoluk çocuk aynı evde oturuyordu. Mutlu ve mütevazı bir yaşam sürdüren aile, ekonomilerinin iyileştirmek için açtıkları mağazanın istimlâk edilmesi üzerine Tünel’e taşınmıştı.
Önceleri başta kırtasiye olmak üzere bir dolu ıvır zıvır kıvırın satıldığı mağazaya en son 45’lik ve long playler eklenmişti. İçinden dünyanın en güzel seslerinin çıktığı bu tılsımlı yuvarlak nesnelerin içeriye doluşmasıyla birlikte genç Hakan’ın da ziyaretleri yoğunlaşmıştı. Okuldan arta kalan tüm zamanlarda pikabın üzerine oturttuğu plaklarla haşır neşir oluyorken, baba nasihatlerine de kulak veriyordu. “Plağı çalmaya başladığında müşterinin ayaklarına bakacaksın. Eğer tempo tutuyorsa bu plak iyidir ve dinleyen tarafından satın alınacaktır” diyordu dükkanında müşteriyle dans ederek onlara plak dinleten centilmen baba oğluna.
Dükkana giderek bağlanıyor, daha fazla zaman ayırıyordu. Kırtasiye malzemeleriyle köşe kapmaca oynayan plaklar, yaşamında giderek daha önemli yer oluşturmaya başlarken, plakların dışındaki her şey ona rahatsızlık vermeye başlamıştı.
Gidişatı meçhul mağazanın kaderini çizen şey, babanın sağlık sorunları yaşamasıyla beraber seksenlerin ortasında tüm itirazlara kulak asmadan “kırtasiyeyle müzik birlikte olmaz” diyerek masaya yumruğunu vuran Hakan’ın mağazada yaptığı köklü değişiklik olmuştu.
Şimdi seksenlerde yoğunlaşan yozlaşmasının İstiklal Caddesindeki kültürel sembolleri olan kişiliksiz kitap-müzik-kafe üçlülerine uzaktan burun kıvırtarak bakan soylu görüntüsüyle yaşlı bir çınar gibi ayakta duruyor Lale Plak. Tam 53 yıldır.