Eylül
01 02 03 04 05 06 07 08 09 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30
Kategoriler
Kullanıcı adı:

Parola:


Şimdilerde solo piyano çalışması hazırlığında olan Tütüncü'yle, müzik ve o 'an'ın keyfini konuştuk.
Deniz Durukan

Müzik ve çocukluktan başlayalım...
Ailede herkes müzikseverdi, ama daha çok annem müzikle ilgiliydi. Üç kardeşiz, küçükken annem bizi mızıkayla uyuturdu, şarkı söylerdi, hep bir ses oldu etrafımızda. Diğer etken de oturduğumuz evin karşısındaki ilkokuldu. Orada enstrüman kursu veriliyordu. Fırat Kızıltuğ, ilgilenenler bu ismi bilir, çocuklarla müzik konusunda çok emek vermiş bir öğretmendir. İlk gittiğimde 'gel bakayım' dedi, elimi eline aldı, dikkatlice tuttu. Gitar çalmam konusunda anlaştık. Fırat Bey'i çok sevdim. Ona olan sevgim, müzikle olan ilişkimin çok güzel başlamasına neden oldu. Fırat beyin bir özelliği de, bir çok enstrümanı çalabilmesi ve çocuklara bunu çok basit şekilde öğretebilmesidir. Öyle bir ekibe düştüm ki, yanımda biri akordeon, diğeri keman, blok flüt çalıyor. Ben gitar çalıyorum. Çok sonraları, grup müziğine hep istekli olduğumu fark ettim. Bunun temeli herhalde o dönemlerde atılmıştır. İçine düştüğüm şey; özel ders yalnızlığı değildi. Konservatuarda da 'bu kız oda müziği yapsın' dediler.
Fırat Bey, anneme 'bu işi ciddiye alın, bu kız çok yetenekli' demişti, 'Ayşe'yi konservatuara gönderin, müziği her şeyiyle öğrenebileceği alet piyano, bunu öğreneceği en iyi yer de konservatuar' demiş. Sonuçta konservatuara başladım ve hocam Ergican Saydam oldu. Hayatımda hep iki okul oldu. Hem normal okul, hem konservatuar.

Sonra...
En son Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümüne girdim. Okulun ikinci senesi bitene kadar konservatuar devam etti.

Müzikle bu kadar ilgiliyken, müziğin dışında bir alan seçmeniz beni şaşırttı.
Annem yüksek inşaat mühendisi, teyzem yüksek mimar, böyle bir ailede Cumhuriyet Kuşağının okumuş kadınlarının kızı olarak, üniversitede okumamak gibi bir durum söz konusu değildi. Yüksek okula gitmem gerektiğinde ise ne seçeceğimi bilmiyordum, matematiği seçtim, sonra oradan sosyoloji bölümüne geçiş yaptım.

Peki müziği meslek olarak seçme fikri oluşmuş muydu?
Belli bir tarihe kadar müzisyen olduğunu söylemek, son derece sorunlu bir şeydi. 'Neyle uğraşıyorsun' diyenlere 'müzisyenim' dediğimde, 'hayır, mesleğiniz ne' sorusuyla karşılık veriyorlardı. Bırakın müzisyenliğin getirdiği kıvancı, ya da kazanacağınız parayı, 'müzisyenim' kelimesinin telaffuzu bile olmuyordu. Dolayısıyla gençken 'müzisyen olacağım' cümlesini kuramıyordun. O dönemlerde müzisyenlik - eğer kadınsan - pop starları gibi şarkıcılık olarak algılanıyordu. Benim listemde şarkıcılık yoktu, o zaman da konservatuara gidip, devlet piyanisti olacaksın, benim yolum da, o olacaktı. Konserlerden konsere piyano çalan bir piyanist olmak istemedim.

Mozaik grubundan bahsedelim mi? Kimler vardı kadroda?
Soyağacı çıkarmak lazım, çok kadrolu bir gruptu. Dokuz kişi başladı, artmalar, eksilmeler oldu hep. Asıl kadro ilk kadroydu demek haksızlık olur. Son kadro asıl kadroydu demek de haksızlık olur. Baştaki kadro 'Ölümden Önce Bir Hayat Vardı'albümü için bir araya gelmişti. Bundan sonra kadroda Sürekli değişiklik oldu. 1985'te ikinci bir kadroyla 'Ardından' albümü çıktı. En son stüdyo albümü olan 'Plastik Aşk'ın kadrosu da ayrı.

Besteleri nasıl yapıyordunuz?
Mozaik'in ilk zamanlarında albüm kapağına bir yazı koyuyorduk. Bestelerin karşısına parantez açıp besteyi ve düzenlemeyi yapanın yerine (Saruhan / Saruhan - Ayşe -Bülent) gibi açıklamalar koyuyorduk. Bu pek anlaşılmıyordu. Bizim içinse Saruhan ilk, kaba halde besteyi getiren demekti. Sonra iki kişi daha yanına katılmış, bunu baştan sona didiklemişler, son haline getirmişler anlamına geliyordu. Biz bu yazı biçimiyle nasıl çalıştığımızı anlatmak istedik. Beste mükemmel halde yapılıp gelmiyordu. O kaba şey, inceltilip son haline getiriliyordu. O yüzden bestenin nerde bitip, düzenlemenin nerde başladığını söylemek oldukça zor oluyordu, biz de o dip notlarla bunu anlatmaya çalıştık.

Kömür grubunda da yer aldınız sanırım.
Kömür için, Mozaik kadar kendimi sorumlu hissetmediğim bir gruptu diyebilirim. Kedi Bar'da üç buçuk yıl çaldık. Ama severek çaldığım bir gruptu.

Sizi ilk Mehmet Güreli'nin Vapurlar adlı çalışmasıyla tanıdım. Daha sonra 'Çeşitlemeler'i dinledim. Eğer bu albümün size ait olduğunu bilmeden dinleseydim, bu Ayşe Tütüncü derdim. kısacası piyona çalma tekniğinizi bir çok piyanist arasından bile tanıyabilirim.
Bir çok kişiden -bu kelimelerle olmasa bile- aynı tepkiyi aldım. 'Çok değişik bir şey yorumluyor bile olsan, senin piyanonu duyunca tanıyoruz' diyenler oldu. Vapurlar, 1987 yılında, 'Çeşitlemelerin' kayıt tarihi ise 1998. Arada on bir yıl var, bu Süre içersinde insanın hayatında müzikal olgunlaşma oluyor. Ama beni sevindiren, 'Vapurlar'daki piyano çalışımla 'Çeşitlemeler' arasında bir köprü hala mevcut, bir yandan da belli bir stil iyice oturmuş ki, artık 'kesin tanıyoruz' denebiliyor.

'Çeşitlemeler' albümünde samba var, tango var, çocuk şarkıları, belki etnik tınılar var... Adı gibi tam bir çeşitleme. Ama bunlar daha çok alıntı, neden kendi çalışmalarınız yok?
Birincisi, kendi bestelerim giderek çoğalmaya başladı; bunu parantez içinde belirteyim. İkincisi ise uzun, şöyle ki; biz o albümü o grubun ürünü olarak epey geç yaptık. Artık otuzu geçen bir repertuarımız vardı, onların arasından eleme yapmak gerekiyordu, albüm buna rağmen 71, 5 dakika oldu. Aldığımız orijinal parçaları, tamamen kullanmadık, orada kullanılan orijinal temaların çoğu değişmiştir. Bir kısmında 'ben bunu bir yerde dinledim' der, hatırlamaya çalışırsınız. Mesela Kapılar öyledir. Kapılar tam bir çeşitleme örneği, tamam orijinal tema var, onu tanıyan tanır. O birinci bölüm olarak geçiyor, bitiyor; ondan sonra benim ve perküsyoncu üyelerin işin içine katıldığı ikinci, üçüncü ve dördüncü bölüm var ki, bunlar birinci bölümün çeşitlemeleri. Çeşitleme klasik müzikte çok geçen bir şeydir. Mesela Brahms Hendel'in bir teması üzerine çeşitleme yazdığı zaman bu onun eseri oluyor, Hendel'in olmuyor. Ama o çeşitlemeyi bir tek Brahms yaptığı için o Brahms'ın oluyor. Chopin de çeşitleme yapmak istiyorsa buyursun, onun da çeşitlemeleri olsun. İkisi de Hendel'in bir temasını alabilir. Ayrı çeşitlemeler yapabilirler. Dolayısıyla, bu açıdan baktığında o on parçanın yarıya yakını çeşitlemeler açısından orijinaldir.

Perküsyon grubu devam ediyor mu?
Şimdilik devam ediyor. Eskiden çok sık çalıyorduk. Ama ne ekonomik koşullar, ne de çalma koşulları artık elverişli değil. Festivallerde, büyük konserlerde çaldık. Çok eşyamız var, sahne üzerindeki sound check'in dengesi yakalanınca çok güzel çalınıyor, ama o denge bir bozuldu mu...Azap haline dönüşebilir. Barlarda da çalıyorduk, ama o gürültülü ortamlarda denge kurmak zor. Bir piyano ve çok perküsyon için neden eser yazılmadığını o zaman anlıyorsunuz. Stüdyo koşullarında böyle değil. Beş on dakika daha sound check'i uzatabilirsin, ama konserde bunu yapamazsın. Bir iş bozuk gitti mi, tamiri zor. Onun için olanakları geniş sahnelerde çalıyoruz, ama bu çok sık olmuyor.

O zaman şu stüdyo müzisyenliğine değinelim. Atıyorum bir rock grubu, farklı bir sound veya farklı bir enstrüman kullanmak istediğinde, bunu bir takım samplerla ya da konuk müzisyenlerle hallediyor. Ama canlı performansta aynı ortamı yakalamak zor, o zaman sonuç stüdyoda yapılan kayıtı gibi başarılı olmayacak.
Canlı performansla, sütüdyoda yapılan iş, hiçbir zaman yüzde yüz aynı olmaz. Zaten niye olsun ki, aynı koşulda değiliz. Stüdyoda bir koşul var, karşınızda size bakan canlı insanlar yok. Öte yandan canlı çalarken tamamiyle o ana hakim olmak gibi, insana çok kotkutucu gelebilecek, bir yandan da ona en güzel gazı veren şey var. İki tarafın da dezavantajları olduğu gibi avantajları da var.

Avantajı mutlaka vardır, ama sanatçıların çoğu artık tek başına çalışıyor. Evde kurdukları küçük stüdyolarıyla bir çok enstrüman sesini istediği gibi çıkarabiliyor. Bu da sanatçının yalnızlaşmasına neden oluyor.
Bu doğru, hatta bu konuyu bir ara kafama fazlaca takıp, bununla ilgili Çalıntı Dergisinde bir yazı yazmıştım. Evet, müzisyen yalnızlaşıyor. Müzik work station'ındaki teybin başına oturup, birinci kanala bas sesi, ikinci kanala davul sesi çalabilirsin; yani her seferinde başka bir çalgıcı rolündesin. Ama bas 'sesi' diyorum, çünkü ortada bas gitar yok, sesi var, sen de onu klavyeden basarak çalıyorsun. Üstelik canlı da değil. Canlı çalmak ne demek ? Zaman koştuğu Sürece ara vermeden çalmak demek. Halbuki work station denen ev stüdyosunda bunu bölüp adım adım yapıyorsun. Kötü bir kayıt olduğunda geriye dönüp düzeltebiliyorsun, parça parça çaldıklarını birbirine dikerek sonunda hatasız bir kayıt elde ediyorsun. Sonuçta sen bir orkestraymışsın, ama hepiniz aynı anda çalamıyor-muşsunuz gibi. Böylece bütün gün, hatta haftalarca bir odanın içinde yalnız başına kayıt yaparsınız. Ama konser günü geldiğinde, hadi bakalım, artık senden sekiz tane yok, o zaman yanına yedi kişi daha bulmak gerek. Burada söyleyeceğim şu, isteyen istediğini yapar. Ama ben, çalma anında canlılığı tercih ediyorum. Özellikle konserlerde yapılan playback hoşuma gitmiyor.Çünkü o 'an', benzersiz bir 'an'. Ve o benzersizliği bozmamak lazım. Yanlış çalınacaksa da, yanlış çalınsın. 1993 yılıydı, Mozaik olarak üniversitelerarası bir şenliğe katılmıştık. Bülent Somay'ın 'Bağdat' adlı şarkısını seslendiriyorduk. Körfez savaşıyla ilgili bir şarkıydı bu. Biz de sahnede savaşı hatırlatacak bir takım efektler hazırlamıştık. Bu efektlere Victor Jara'nın kayıtlarından sesler alıp (Şili'deki darbeye dair siren ve bomba sesleri, vs.), o bomba seslerini falan da kullanıyorduk. Açık havadayız, tam o sırada üzerimizden bir helikopter geçti, kayıtta böyle bir ses yoktu, önce anlıyamadık, sonra farkedince soluksuz kaldık. O bomba ve siren sesleri arasında helikopterin tesadüfen geçmesi, yaratmak istediğimiz sahneyi tamamlamıştı. Bunu hiç unutmam. Canlı çalmak böyle bir şey işte. O 'an'da yaşanıyorsa eğer, o 'an'a uygun çalmak ve orada bulunmak istiyorum.

Dezavantajlardan bahsettik, peki sampler kullanmanın avantajları nelerdir?
O aletlerle dünya üzerinde eşi bulunmayan sesler elde edebilirsiniz.Gerçek hayatta fagotla tefi kaynaştırıp ordan bir ses icat etmek çok zor. Ama bir sampler ile bunu yapmak mümkün. Elektronik müzikle ilgilenen müzisyenlerin yaptığı şey bu. Binlerce ses kaynağını alıp, düzenleyerek, normal hayatta duyamıyacağımız bir çok sesin kapılarını açarlar. O anlamda ses sampler'ları da, synthesizer da önemli bir buluş. Ayrıca bir takım müsvette kayıtlar yapmak için de çok önemli. Bestede atacağın her adımı duymak için müzisyen kiralamak zor. Tamam Mozart belki her şeyi, her an kulağında duyabiliyordu, ama herkes öyle olmak zorunda değil. Onun için bu bir çalışma yöntemi olabilir.

Müzikde zaman kavramından bahsedelim mi? Ya da o gizemli 'an' dan...
Zaman duygusu bende çok vardır. Her an yaşarım bunu. Kötü bir şey olarak da algılamıyorum. Boşuna müzisyen olmadım sanırım. Bunun en yoğun biçimini, o sahne üzerinde yaşadığınız 'an'da görürsünüz.. Sahnede zamanın akışını hissetmiyor insan, zamanla eş koşulmuş gibi oluyorsunuz. Eğer güzel çalıyorsanız (ki, güzel çalmak için oraya çıkıyorsunuz), zaten o zamanı doyasıya yaşıyorsunuz. Örneğin bir şeyi bekliyor ve sıkılıyor olamazsınız. Öte yandan, o 'an'ı yaşarken, geçmişteki bir şey için hüzünlenip nostaljiye de kapılamazsınız (gülüyor). Sonuçta canlı kaydı kanal kaydına tercih ederim. Biz kanal kaydında bile, bir parçayı aynı anda en az dört kişi, kesmeden baştan sona çalıyorduk.
Dost Mekan
Peyote
Hadi indir !
East of the Sun
Duyurular
Stüdyo İmge, Açık Radyo'da...
Club Intro