Murat Turat ArdağSahne arkası ufacık bir yer ve tıklım tıklım dolu; zaten adamlar sekiz kişi gelmiş, sadece onlar yetiyor. Ortam gayet samimi, odayı adım atamayacak bir hale çevirmemize bile aldırmıyorlar.
Tim yanda Drum sigarasını sarıyor; röportaj için geldiğimizi söylediğimizde odanın uygun olmadığını söyleyip bizi yan tarafa soyunma odasına alıyor, ama orası da pek farklı değil. Sonunda Babylon'un merdivenlerinde sohbetimize başlıyoruz... Oldukça samimi, merdivenlerdeki daracık alanda yanımıza oturuyor.
Her şeyden evvel buradaki konserin hikayesini öğrenebilir miyiz? İnternet'ten takip ettiğimiz kadarıyla resmi bir turnede değilsiniz. Buraya gelmenizin özel bir hikayesi var mı?
Tim: Kod Müzik tarafından davet edildik, çalmak ister misiniz diye teklif ettiklerinde kabul ettik. Aslında iki hafta kadar önce Moskova'da da bir konser verdik. Seyircimizin olduğu değişik bir yerden teklif aldığımızda reddetmiyoruz, problem değil... Ama aslında şöyle bir problem vardı, klavyecimiz bizimle değildi ve acilen bir klavyeci bulmamız gerekiyordu. Ben bir arkadaşıma rica ettim ve kısa Sürede ona şarkıları öğrettik.
Bir Web sitesi olarak, öncelikle İnternet'e ve onun müzik endüstrisine karşı tavrınızı merak ettik. Bütün bu yeni mp3 endüstrisi ve Napster, birebir dosya paylaşımı gibi...
Tim: Bilmiyorum. Beni bunlar o kadar enterese etmiyor, ben hiç bu açılardan yaklaşmadım konuya. Ben müziği o şekilde dinlemiyorum. Yani bence bir sakıncası yok, özellikle karşı değilim. Müziğin özgürce kullanılması gibi bir şey bu, ya da her neyse!! Biz insanların konserlerimizi kaydetmesine, resim çekmesine, hatta videoya kaydetmesine karışmıyoruz. Aslında benim tek problemim şu; ve daha önemli olan: Napster veya diğerleri fark etmez, ne şekilde kullanılıyor olsalar da ticaret yapıyorlar sonuçta, para kazanıyorlar. Bunlar bir grup kapitalist şirket, hissedarları var, yan endüstrileri var. Bunlar hakkında ne düşüneceğimi bilmiyorum ya da insanların ne şekilde düşündüğünü bilmiyorum. Bu şirketlerin özgürlüğünü komünizm olarak görmemek lazım ama, bu şirketler zaten bir şekilde müzikten para kazanacaklar, bu kaçınılmaz.
Mesela ben vinyl hayranıyım, Hi-Fi gibilerinden, o yüzden müziği internetten indirmiyorum. Müziğin kalitesi CD'deki ya da plaktaki kadar iyi olmuyor, bence müzik dinlemenin iyi bir yolu değil bu.Ancak ne yazık ki, şu anda uğraşılan bu değil. Bir grup insanın kurallar koyup, endüstriyi kontrol altına alma çabası.
Turuncu, sarı ve yeşil renklerin sizin için anlamı ne. Gözlediğimiz kadarıyla bu renkleri albümlerinizde ve daha pek çok yerde kullanıyorsunuz. Mesela şu anda içinizde turuncu bir t-shirt var, gitarınız turuncu...
Tim: Aslında benim favori rengim kahverengi ve şu çeşit sarı (gömleğimi gösteriyor), turuncuya kaçan sarı. Nedenini bilmiyorum. Özel semboller falan değil, sadece kapakçıklara, dizayna önem veriyorum. Çünkü bunun müzik için etkileyici olabileceğine inanıyorum.
Ben şu Napster olayına geri dönmek istiyorum; bana göre kişinin müziğe sahip olma isteği, müziği daha kişisel ama daha az özel yapıyor.
Biz sizin müzik yapma Sürecinizi merak ettik. Yani bir akşam eve gidip, bir akor çalıp 'Evet!.. Bunu bir sonraki albümde kullanacağım' dediğinizi sanmıyorum.
Tim: Şu anki Süreç aslında oldukça basit. Bir kaset kaydedicim var. Temel müziği yazıyorum, yaptığım müziği, bulduğum melodiyi, akorları kaydediyorum, bazen de bas melodilerini. Aslında hiçbir zaman, zorunda kalmadan yazmaya başlamıyorum. Yani etrafta gitar çalıp durmuyorum.
O zaman şu şekilde soralım. Albümdeki müziği stüdyoya girmeden evvel mi yoksa girdikten sonra mı şekillendiriyorsunuz?
Tim: Sonra.
Kayıt sırasında doğaçlama yapıyor musunuz?
Tim: Bir bakıma... Evet... Aslında yaptığımız şu; orada kayıt ettiğim şeyleri duyunca birisinde temel müziği oluşturacak bir sezgi oluşuyor. Stüdyoya giriyoruz ve bir Süre çalıyoruz. Bazen çaldıklarımızı olduğu gibi kaydediyoruz ve sonra genelde bunu bilgisayara koyup yanlış olan şeyleri ayıklıyoruz. Genelde bundan sonra elimizde 4 – 5 dakikalık kayıtlar kalıyor. Bazen tüm grupla tamamen canlı kaydettiğimiz oluyor, yaptığım kayıtların üzerine oluşturulmuş o duygunun tersine çok daha heyecanlı oluyor bu canlı kayıtlar.
Son birkaç albümde yaptığımız ise tüm bunları yeniden gözden geçirmek oldu. Bazen normalden fazla işbirliği yaptığımız oldu, Sürekli durduk, yeniden başladık, birbirimizin ne yaptığına daha fazla dikkat eder olduk. Kayıt yaparken bilgisayarı daha sık kullanmaya başladık.
Peki tüm bu kayıt aşamasını sahneye, canlı performanslara taşımak zor olmuyor mu?
Tim: Her albümümüz bir bakıma öncekinden biraz daha karmaşık oluyor. Evvelden broadcast session'lara, dans sample'larına fazla bulaşmama kararı almıştık. Yaptığımız şey aslında çok basit; genelde hep aynı insanlarla çalışıyoruz, konserler için bunu yapmamız lazım zaten ve aynısını aktarmasak bile aynı düşünceyi, aynı hissi tekrar yaratmayı deniyoruz. Bir şeyin tamamen aynısını yapmıyoruz belki ama, ucuz kopyasını yapmaktan iyidir. Sahnedekiyle kasettekinin tamamen aynı olmadığının farkındayız sonuçta.
Kulağa halen mükemmel geliyor ama.
Tim: Teşekkürler.
Şimdiki soru özellikle sizin için. Müziğinizi ne şekilde çelişik buluyorsunuz?
Tim: Sanırım çelişiklik, karmaşıklık, karışıklık ya da her neyse... bunun gibi şeyler müzikte gayet güzel kullanılabiliyor. Yani bunlar bir şeylerin üzerinde uğraştığını fark ettiriyor sana, bir şeylerle uğraştığını, yeni bir şeyler öğrendiğini, öğretilen şeyi öğrendiğini... En azından ben böyle bakıyorum. Müziğin bu kısmını seviyorum işte. Sonuçta bu çelişikliği kullanmayı seviyorum. Maalesef şu sıralar pek çok müzik seyirciye yönelik amaçlanarak yapılıyor. Bilirsiniz... Benzer tepkiler amaçlanıyor. Biz sadece kafamıza eseni yapıyoruz; ne gelirse, onları bir araya koyuyoruz. Bir bakıma tesadüfen meydana geleni yapıyoruz. Böyle olmasının çok daha ilginç olduğuna inanıyorum.
Peki ya diğer gruplar... Sizi etkileyenler, dinledikleriniz, yeni keşifleriniz...
Tim: Ben Sürekli yeni albümler alıyorum. Bir sürü de eski albümler... Bu aralar pek çok favori grubum var... Tortoise mesela... Chicago müziğini, Chicago gruplarını seviyoruz.
Peki bunun dışında yeni tip gitar sound'lu grupların çizgisi sizi tatmin ediyor mu?
Tim: Sanırım hayır. Oldukça yetenekli olduklarını düşünüyorum. Bu yeni sound, bu yeni çizgi güzel ama, sanki biraz hayal gücüden eksik yaratılmış gibi. Belki bir albüm için güzel olabilir ama sonra... Yani sevmediğimi söyleyemem, biraz eski sound'ların kopyası gibi görüyorum bunları.
Şu yeni İnternet müzik endüstrisinden kalma bir sorum var benim. Sigur Rós yakın zamanda Amerikan müzik marketine girdi ve bunu Napster promosyonuyla yaptıklarını söyledi. Ben sizin başka bir Avrupalı topluluk olarak Amerikan müzik marketine girişinizi merak ettim.
Tim: Pek çok 7 inch'lik single'la aslında.
Yani sizce bu başarının getirdiği bir sonraki adım mı? Tesadüflere bağlı bir şey mi?
Tim: İlk üç single'ımız kolej radyolarında çok popüler oldu. Neden öyle oldu bilmiyorum. Biraz sanatsal, deneysel pop tarzı bir karışımın fikri sanırım cazip geldi onlara... Ve böyle çok insan var orada. Konserlerle ilgili bir şey olabilir. Amerika'da o kadar da başarılı olduk diyemem. Popülaritenin hakim olduğu bir yer orası, ama bizde, İngiltere'de, popüler olan pek çok gruptan daha popüleriz.
Dün gece de burada bir konser verdiniz. Şehri de biraz olsun gezmiş olduğunuzu varsayıyorum. Türk seyircisi hakkında bir intiba edindiniz mi?
Feedback aldığınıza inanıyor musunuz?
Tim: Dürüst olmamız gerekirse her şeyden çok klavyecimize konsantre olmuştum; haberleşme, sinyalleşme, bilirsiniz. Tam olarak ortamın içine girebildi mi bilmiyorum.
Girmiş gibi gözüküyordunuz. Bütün konser oyunca adım atacak yer olmayan sahnede gözlerinizi kapatıp kafanızı sağa sola sallıyordunuz ve çok şeker gözüküyordunuz.
Tim: Evet, olayın içine girmeye çalışıyordum sanırım, iyi çalmaya... Bazen öyle kopuyorum. Yani konserin, her şeyin farkındayım tabii ama, sadece diğer şeylere dikkat etmiyorum, seyircilere bakmıyordum. Sanırım biraz nefes alma mesafesine ihtiyacım oluyor. Bilirsiniz...
Aslında çılgın diyeceğim bir seyirci topluluğu değildi dün akşamki topluluk. Bu açıdan oldukça Avrupalı bir seyirciydi. Güzeldi.
Sadece öndeki seyircileri gördüm, şimdiye kadar tanıştığım isimlerdi ama, söylediğim gibi bu kimmiş gibi meraklı gözlerle bakmıyorsunuz etrafa.
Şu yeni albümünüze gelelim. Sanırım Temmuzda çıkacak değil mi?
Tim: Yo yo!.. Sanırım Eylül gibi. Tam bilmiyorum.
Hala üzerinde çalışıyor musunuz?
Tim: Hayır.
Peki şu aralar neyle meşgulsünüz? Hiç proje gruplara ya da değişik projelere vaktiniz var mı?
Tim: Stereolab'le meşgulüm daha çok. Bu aralar her şey gerçekten çok yoğun. Proje gruplara pek vakit yok açıkçası. Resim çektirmek, albüm kapakları, bunlar gibi pek çok şey... Oldukça vakit alıyor.
Geçen sene verdiğiniz bir röportajda Sonic Youth'la karşılaştırıldığınızda, 'Onlarla turnelere çıktık ve iki grubun dinamiği de aynı' diyorsunuz. Uzun yıllar sound'unuz olmasa bile Sonic Youth'la çok karşılaştırıldınız. Şimdi sizin son EP'niz ve geçen seneki Sonic Youth'un 'NYC Ghosts & Flowers'ının pek çok özelliği paylaştığı söyleniyor. Siz buna o zamanda 'Henüz albümü dinlemedim, bilmiyorum' diye cevap veriyorsunuz. Herhalde şimdiye kadar dinlediniz. Bu karşılaştırmalar hakkında şimdi ne söyleyebilirsiniz?
Tim: İki grup da pek çok ortak şeyi hedefliyor, farklı yollardan. Müzik oldukça farklı olmasına rağmen sanırım benzerliklerin sayısı farklılıkların sayısından fazla. Müzik bağlantıları her zaman sound benzerlikleri olmak zorunda değil. İki grubun farklı müziklerle değişik, ilginç bir şeyleri yakalamaya çalışması da bir benzerlik bence. Ve biz bunu yapmayı deniyoruz. Bu açıdan yaklaşımın oldukça benzer olduğunu düşünüyorum.
Peki ya konserler!.. Onlar da gürültülü çalmayı seviyorlar siz de!
Tim: Evet. Onlar bizden daha gürültülüler!.. Bazen...