Ana sayfa
Kategoriler
Kullanıcı adı:

Parola:


Bozkırdaki Ağaç; Kıraç
Deniz Durukan

Albüme adını veren 'Zaman'dan başlayalım muhabbete. Daha doğrusu zamanın sizin hayatınıza nasıl yayıldığından, üzerinizdeki etkisinden bahsedelim.

Gördüğüm olaylar karşısında bazen yaşam bana çok yorucu ve anlamsız geliyor. Bazı şeyleri algılayamıyorum, rüya mı bu diye düşündüğüm anlar da oluyor. Zaman diye bir şey yok evrende, insanların koyduğu izafi bir kavram bu. Hayatı daha kolay algılamamızı sağlıyor. O zaman içersinde insanların çektiği acılar beni yaralıyor. Bir genç insanın akciğer kanserine yakalanarak ölmesi, çektiği acılar beni ürkütüyor. Çünkü sevdiğiniz bir insanın başına böyle bir şey gelebilir. Zamanın en kötü tarafı da bu. Bunun dışında her şeyin çok hızla ilerlemesini, anlamadan geçip gitmesini, kendi yaşamım içersindeki ifadesini bulmak istiyorum. Bu karışık sistemin içersinde aklı olan tek canlıyız. Bunun bir anlamı olmalı. Ama bunu tek başına algılayamam da, çözemem de. Tüm insanlar bir araya geldiğinde, ütopyalar gerçekleşebilir. Acı, savaş ve kırgınlıkların olmadığı bir yer düşlenebilir o 'zaman'. Ama zaman içersinde Sürekli bir şeyleri de erteliyoruz.

Neleri erteliyorsunuz?

Geçmişte kalan arkadaşlarım oluyor, onları aramayı erteliyorum. Sahne, albüm çalışmaları derken, o koşturma içersinde anlamıyorsun geride bıraktıklarını. Şöhret bir anlamda başa bela. Birden yaşamındaki her şey; sevgi de, karışıklık da çoğalıyor. Sigarayı bırakmak, spor yapmak, tasavvuf kitaplarını daha çok okumak istiyorum. Ermiş olmak istiyorum. Ermişler sıkıntı çekmiyorlar. Her şeye gülümseyen, arif bir tavırları var, bunu seviyorum. Sinirlenmeyen, sağlıklı bir insan olmak istiyorum. Ama başaramıyorum, erteliyorum hep.

O tasavvufi bakışınız gözle görülür biçimde yansıyor zaten. Biraz da içe dönüklük var. Kent yaşamına karşı bir soğukluk, geri çekilme var.

İzafi konuşmayacağım.Dünya kirleniyor. Nedenlerini de araştırdım, önüme çok büyük engeller çıktı. O yüzden bunu başaramam. Dünyanın kirlendiğini, insanların daha çok bencilleştiğini görüyoruz. Savaşlardan bahsetmiyorum, sosyal yapıdan uzaklaşıyoruz. Oysa ben sosyal olmak istiyorum. Grupla hareket etmekten yanayım. Bunun olmadığını görüyorum. Türkiye neden ekonomik kriz yaşıyor? Sorumlular başka yönden baktığı zaman, Türkiye'nin Türkiye tarafından yönetilmediğini görecektir. Cumhuriyetle de yönetilmiyor. Bizim oylarımızla seçilen insanlar değil onlar. Kendileri tarafından belirlenmiş üç parti koyuyorlar, seç birisini diyorlar. Açık söyleyeyim, bizi Amerika'nın memurları yönetiyor. Amerikalıları da Amerikalılar yönetmiyor ki, başka birileri yönetiyor. Her şeyin sorumlusu, bütün kaynaklar bir yerde toplanıyor. Çok güçlüler. Ben bir şey yapamam bu konuda. Bu koşullarda içe dönmem çok doğal. Ailemle sessiz sakin bir yaşam sürüyorum. Yaşayabildiğim kadar, ne yaşarsam kardır diye bakıyorum yaşama.

Şarkınızda toplumun bozulmasından, rezil barlardan, gece hayatının dejenere olmasından bahsediyorsunuz. Bu büyük kentlerdeki yaşamın getirdiği bir sonuç. Sizin çocukluğunuzun bir kısmı Maraş'ta geçmiş. Belki de bu yüzden Anadolu kültürüne, geleneklerine bağlı birsiniz.

Kente karşı bir tavır içersinde değilim. Sadece kentteki gittikçe pisleşen yaşama karşıyım. Anadolu'dan geldim, ama köyünden değil. Maraş'ın merkezindeydim. O zamanlar, şu anki İstanbul'dan çok daha iyiydi Maraş. Şu anki diyorum, çünkü geldiğim ilk yıllarda İstanbul tam bir kentti. Çok nezihti. Maraş ise küçük bir Avrupa şehri gibiydi. Akşamları partiler olur, aileler buluşur... Sıcak, klasik bir yuva izlenimi uyandıran aileler vardı. Öyle bir yerden geldim, İstanbul'da da hep onu aradım. Hiçbir zaman dağı, tabiatı, köyü arar bir tavrım olmadı. Ama mistik olarak içimde hümanist duygular var ki, çok şeyi düşünmeme neden oluyor. Tabii ki insanlar şehirlerde yaşamalı, içinde tabiatı barındıran, temiz havası olan yeşilliği de barındıran bir şehir hayalim var.

Maraş olayları sırasında orada mıydınız?

Evet, çocuktum, sokakta misket oynuyordum. Silah seslerini duyunca korktum. Annem hemen beni içeri aldı. Korkunçtu, ilk defa böyle bir şeyle karşılaşıyordum. Silahların sesi, helikopterin uçarken çıkardığı gürültüye benziyordu. Sokaklarda kafası ezilmiş, parçalanmış yatan bir çok ceset vardı. Çok küçüktüm, ne olduğunu da tam kavrayamıyordum. Dışarı çıkmak da yasaktı. Hepimiz inanılmaz derecede korkmuştuk.

Bu olaylardan önce Maraş son derece modern bir yermiş. Sinema salonu, konserleri eğlencesi olan bir yermiş. O dönemin cover şarkılarını çalıp söyleyen rock grubu bile varmış. Bu olaydan sonra bütün sosyal yaşam korkudan yok olmuş.

Evet, gece kulüpleri, pavyonlar vardı. Uzun saçlı adamlar aranjmanlar söylerdi. Biz onlara Barış Manço abiler derdik. Maraş'ın kalesine giderdik, kadınlar giyinir süslenirdi, erkekler de öyle. Dans ederlerdi. İstanbul'a geldikten altı sene sonra Maraş'a gittim. On altı yaşındaydım ve gitar çalmayı öğrenmiştim. Bir tane gitar teli bulamadım, Antep'ten getirttim. Artık kimse gitar çalmıyordu orada. Güzelim Maraş'ın kalesi ıssızlaşmış, hayalet gibiydi. Her şey bitmişti. Aslında bu sadece Maraş'ta değil, bütün Türkiye, hatta dünya bu durumdaydı. Ama benim kuşağım bütün bu eski güzellikleri bilmiyor, değerini de anlayamıyor. Salt Türkiye'de Maraş olayları olmadı, tüm dünyada bilinçli bir şekilde her şeyin içi boşaltıldı. Çünkü yetmiş kuşağı düşünüyordu, çok büyük muhalefetti. İktidar için bu durum sıkıntı yaratıyordu. Sağıyla, soluyla düşünen, okuyan bir kesim vardı. O dönem iyi müzik dinlemek, okumak, tavırlı olmak popüler bir durumdu. Bu tehlikeli olduğu için yok edildi. Bob Marley'in şarkıları o yılların şarkılarıydı, hala zevkle dinliyoruz, Amerika da dinliyor. Hotel California şarkısı tekrar tekrar düzenleniyor, Pink Floyd tekrar yorumlanıyor

Her gelen yeni dönem, içinde güzel şeyleri barındırsa da, geçmişteki anılar hep daha cazip gelebiliyor. Eskiye yönelik bir özlem oluyor. Belki de bundan dolayı ısrarla 'Zaman' diyorsunuz.

Tabii, küçükken bir dağım vardı Maraş'ın eteklerinde. Daha doğrusu Maraş o dağın eteklerindeydi. Meşhur Ahır dağı. Çırılçıplak, ama tam bir dağ. O dağda üç dört tane yarık vardır. Yani vadi. Ben o yarıklardan birine Tufan (kendi adımı) ismini koymuştum. O vadiden Tufan Tufan diye de sesler duyardım. Bunu söylediğimde, bu çocuk deliriyor herhalde derlerdi. Oradan çıkıp değişik yerlere gitme arayışında olmuşumdur. Zamanda kaybolmamak için, gelecekteki Kıraç'la sohbet etme fırsatını yakalamaya çalışmışımdır. Kendime böyle bir saatlik zaman bıraktığımı hatırlıyorum. Bunu on yaşında, on yedisinde yaptım, sanırım kırkımda da yapacağım. Öyle bir an ki, geçmişteki o ana dönüyorsunuz. Bu hayrete düşürüyor insanı. Zamanın çok acımasız olduğunu görüyorsunuz.

Bu albümde iki ayrı konsept var. Birincisi toplumcu bir bakışı yansıtıyor. İkincisinde ise daha light bir hava var; aşk şarkılarının olduğu, yumuşak duygular hakim. Bir yerde acı gerçekler, bir yerde aşkın tatlı yüzü gibi.

Hayatın kendisi böyle. Bazı şarkıcılar vardır, protesttir. Bazıları da balat söyler. Ben ne aşk şarkıları söyleyen, ne de protest şarkılar söyleyen bir şarkıcı olarak anılmak isterim. Belli bir kategori içinde olmak istemiyorum, çünkü öyle biri değilim. Hayatımda hem sevda, hem de yaşamın içinde olan diğer şeyler var. Siz mutlu olabilirsiniz, ama mutsuz olan çok insan var. Sokakta düşüp bayılan bir insan gördüğünüzde tek başına ayılmasını bekleyemezsiniz, bu adaletsizlik olur. Aşk ise sanatın ve popüler kültürün en büyük malzemesidir. Doğal olarak o aşkı ben de kullandım. Aşık olduğunuz zaman hayata başka bakıyorsunuz. Hayali bile çok güzel. Abukluğu olmayan bir duygu. Sigara içmek de zevk verir, ama zararlıdır.

Aşk da zararlı...

Yaşamasını bilmeyenler için geçerli bence.

Sizce çok mutluluk verici bir şey mi aşk?

Yok, çok da mutluluk verici değil. Başka bir şey. İnsanın ömür boyu hak etmediği bir şey. Sonsuza kadar Süren bir şey denilirdi, ama artık sürmüyor. Gazetelerde aşkın ömrü biçiliyor. Bilim adamları üç ay mı, beş ay mı diye tartışma yaratıyor. Bir insan bu kadar şanslı olamaz. Aşk biter, ölmek zorundadır. Birini sevmek, tamam demek değildir. Asıl görünen o değil. O sadece fikir verir. Zamanla bitecektir o fikir, siz bir şey yapmazsanız. Tekrar yeni bir arayışa gireceksiniz. Aşk insanlığı kurtaracak bir duygu bence. Tanrı -inananlar için söylüyorum, inanmayanlar başka bir şeye inanır- sizi yaratmış ve çok önemsemiştir. O sizin başka birini kendisinden çok sevmenizi istemez. Hakkınız yok buna. Ve size bir müddet sonra, sen aşkı yaşadın, tamam diyor. Çünkü aşık kişinin gözü ne anasını, ne de babasını görür. Bu kadar yoğun olması yukarısı için çok sinir bozucu (kahkaha atıyor). O kadını ve erkeği yaratandır. Diyor ki, alıyorum senden bunu. Bir dahaki sefer size bir şans daha veriyor. Ama insan yine unutuyor ve her defasında ilişki laçkalaşıyor. Asıl aşk, yaşadığınız sevgiden yola çıkarak dünyayı, tanrıyı nasıl sevebilirim, varoluşumun sebebini nasıl açıklayabilirim sorularının cevabını bulmaktır. Zaten evrenin sorularıdır bunlar. İşte bunun cevabını bulmamız için o kadar önemli bir şey veriyor size. Tanrıyı bu şekilde seversek, düzgün bir insan oluruz. Neye ait olduğunuzu, nerede olduğunuzu bileceksiniz. Aşk bunun için vardır. Zevk için kullanılan aşkın anlamı yoktur. İşte o zaman bilim adamları başlıyor, üç ay, beş ay Sürer muhasebesine. Ne fark eder ki, sonuçta bitiyor. Ne zaman bitmiyor; kavuşmadığın zaman... Çünkü Sürekli bir açlık ve özlem oluyor. Bu da Aşık Veysel'in tanımı.

Yani tasavvufi bir aşk yaşadığınız.

İki kişilik aşklar da beni çok besliyor.

Tekrar müziğe dönersek, arabeske yakın bir duruşunuz da var. Söyleminiz de böyle bir ifade var...

Albümde Salak Oğlan diye bir şarkı var, o şarkı dikkatle dinlenildiğinde arabeske karşı bir tavır gibi algılanabilir. Orada ki arabeskten kastım arabekstir. Orhan Gencebay'ın 'bir teselli ver' adlı şarkısı gibi arabesk artık yapılmıyor. Tamam çok acı, demogaji var, ama bu müzikte estetik var, güzellik var. Arabeskin Türkiye'de oluşumu, arap müziğinden etkilenmesiyle olan bir şey değil bence. Hint ağırlıklı olduğu zaman, arabesk çok daha güzel oluyor. Hint müziği bence dünyanın en gelişmiş, en geniş müziklerinden biri. Rockçıların, hatta cazcıların bile çok etkilendiği bir müzik Hint müziği. Ben de doğulu olduğum için doğal olarak etkileniyor, çok daha iyi anlıyabiliyorum.

Size baktığımda kitleleri etkileme anlamında Ahmet Kaya ile benzerlik gösteriyorsunuz. Onun her kesimden dinleyicisi vardı. Taksi şöfüründen, İslamcı kesime kadar. Eminim bunların arasında Kaya'nın devrimci söyleyişini dikkate almadan dinleyenler de oldukça çoktu. Sizin keskin bir politik söyleminiz yok. Ama aynı ortak ilgi sizin için de sözkonusu.

Bu yoğun ilgiden mutluyum, olmasını istediğim şey buydu. Sizin söylemek istediğinizi anladım ama, yine de insanlar yanlış anlayabilirler. Ahmet Kaya sonunda politik görüşünü ortaya koymuştur. Benim politik görüşüm yok. Şeyden hoşlanmıyorum, söylediğiniz her şeye bir takım anlamlar yükleyip, bu şarkıda sol söylem veya sağ söylem var gibi. İnsan inandığı şeyi yapsın, eğer yaptığına gerçekten inanıyorsa benim için önemlidir. Başını örtüyorsa, ona inanıyorsa hiç problem değil. Onunla konuşup, ortak bir noktada buluşabilirsiniz. Bu bana doğru geliyor. Böyle bakıyorum her şeye. Toplumun her kesiminden beni dinleyenin olması çok önemli. Bazen sağın en ucundan, bazen de solun en ucundan insanların beni dinlediğine şahit oluyorum. İçlerinden bazıları da eleştiriyor, sen söylesin diye. Ama onlar çok az. Dünyanın başına ne geldiyse kamplaşmaktan geldi. Bunlara gerek yok. Sadece gerçekleri konuşup, çözüme varmak gerekiyor.

Muhafazakar ve gelenekçisiniz.

Bu muhafazakar kelimesinin gittiği yer beni rahatsız ediyor. Yani muhafazakarlar diye sınıflandırmak ... Değil, o da değil. Korumacı bir yapım var. Küçük kardeşim bana ağbi desin istiyorum. Ben de ağbime, ağbi demeliyim. Tamam çok kötü geleneklerimiz var. Başlık parası, kan davası gibi. Onlar da sonuçta bir yaşamın, kültürün ürünü.

O kültürü korumaya çalışıyorsunuz bir anlamda.

Evet, biz her sene Dünya Halk Oyunları Yarışmasına katılıyorduk. Her sene de birinci oluyorduk. Sonunda bıraktık. Çünkü yarışacağımız kimse kalmamıştı. Aynen Amerika'nın Harlem'i gibi. Onlar da maçlara katılmıyor, çünkü onur ödülü vermişler. Bize de onur ödülü verdiler. Yarışmayın artık diye. Biz böyle bir kültürden gelmişiz. Siz bu kültürü şehire taşıyamazsınız. Ya da şehire arabesk tarzında taşırsanız, o sizin probleminiz olur. İşte ben onun doğru şekilde yapılması taraftarıyım. Örneğin çocuklara Sürekli İngilizce öğretiliyor. Öğretilsin, tamam ama neden bir İngiliz gibi konuşturulmaya çalışılıyor. Bütün dünyanın en büyük emperyalist aracı budur.

Sorun İngilizce öğrenmede değil, dilini koruyamamakta sanırım. Kültürsüzleşmekten bahsediyorsun, doğru bir kimlik sorunu var. Rock ve diğer batı kaynaklı müziklere baktığımızda bize ait bir şeyler bulmak mümkün mü?

Türkiye'de yıllardır rock müzik yapılıyor. Baktığında her şeyiyle İngilizce bir şarkı . Üzerine sadece Türkçe söz yazılmış ve çok da komik duruyor. Hotel California şarkısını herkes bilir, aynı mantıkla şarkı yazamazsınız. Bu albümleri dinlediğinizde, bize ait hiçbir şey bulamıyorsunuz, bir Türkçe var, o da İngiliz aksanıyla söylenilen bir Türkçe. Onun için problem büyük. Benim yaptığıma gelince açık söyleyeyim ne yaptım ki? Sadece dünyada ne oluyor diye baktığımda popüler bir müzik olduğunu gördüm. Popüler müzik içersinde en güçlü teması olan rock müziktir. Ondan faydalanacağım tabii ki. Kendi müziğimi yapayım derken sadece bağlama çalacak değilim. Çok yanlış olurdu. Gitar var, davul var, onu tabii ki alacağım. Ama kolaj da yapmak zorundayım. Yaptığım bu iş tutuyor, eleştirdiğim tarzda müzik yapanların şarkıları da tutuyor. Farklı olan yan, benim müziğimde kimlik var.
Dost Mekan
Peyote
Hadi indir !
Stuka
Duyurular
Stüdyo İmge, Açık Radyo'da...
Club Intro